Yaz Gelmeyi Görsün – Seyfettin Başçıllar

Güneşli ve sıcak bir yaz günüydü. Şehrin meydanındaki saat, öğle sonu ikiyi gösteriyordu.

K.’nin dağ köylerinden, on-on bir yaşlarında, iri kara gözlü, işlemeli sarı bir mintanla şayak bir şalvar giyinmiş, genç irisi bir çocuk, elinde tabancası, herkesin şaşkın bakışları arasından hükümet konağına doğru koşuyordu. Çocuğun iki-üç yüz metre kadar geri­sinden babasıyla amcası, onu hızlı adımlarla izliyorlardı.

Çocuk hükümet konağından içeri girince yavaşladı. Koridordan sola saptı. Daha önce kendisine gösteril­miş olan kapının önünde durdu. Yaşlı odacı, tahta bir sandalyenin üzerinde uyukluyordu. Çocuk usulca kapıyı açıp içeri girdi. Savcının bir şey sor­masına meydan vermeden,

-Namusumu temizledim. Teslim oluyorum. İşte tabancam, diye taban­cayı masanın üzerine koydu.

Savcı, acı acı başını salladı. Zile bastı. Odacı göründü.

Savcı,

-Parmak kadar çocuk elinde ta­bancayla içeri giriyor da senin haberin olmuyor, dedi.

Odacı,

-Dalmışım nedense, diye başını yere eğip bekledi.

-Emniyet amirini çağır bana!

Odacı,

-Baş üstüne, diye çıktı.

Çocuk, alnındaki terleri silerek kapıya bakıyordu. Savcı, çocukla göz göze gelmemek için bakışlarını uzak bir noktaya dikmişti.

-Tabancayı kim verdi sana? diye sordu.

-Kimse vermedi, ben kendim al­dım.

Savcı, kendi çocuğuyla konuşu­yormuş gibi yumuşak bir sesle,

-Doğru söylemiyorsun, dedi.

Çocuk, bir an durakladı. Sonra tit­reyen bir sesle,

-Doğru söylüyorum, dedi. Taban­cayı kendim aldım. Aldığımı da kim­seye söylemedim.

-Öldü mü?

-Öldü ya.

Savcı, çocuğa, bir sandalye gös­terdi. Sonra telefon numaralarını çe­virdi.

-Merhaba doktor, dedi. Sana iş çıktı. Kızı öldürmüşler. Hiç sorma içim parçalanıyor. Bir saate kadar gelir misin? İyi, bu işi bugün bitirelim.

Çocuk, sandalyeye büzülmüş otu­ruyordu.

Savcı,

-Severdin onu değil mi? dedi.

Çocuk ağlamaklı bir sesle,

-Çok severdim, dedi. Beni o bü­yütmüş. Bu işler olmasaydı keşke.

-Hangi işler?

-Namusumuzu lekelemeseydi.

-Namus dediğin ne senin? diye sordu.

-Ne olacak? dedi çocuk. Bacıdır, anadır namus.

Bunca yılın savaşıydı. Hâlâ önü­ne kadınlarla, kızlarla ilgili bir olay geldiğinde içi titrerdi. Kız kaçırmalar, genç ve kimsesiz kadınların kötü yol­lara itilmesi ve bu yüzden cana kıy­malar büyük yara açıyordu yüreğinde. Bu seferki ise hiç kapanacak gibi de­ğildi. Daldı, yargı saatini düşündü. Mübaşirin koridoru inleten sesi çınladı kulaklannda:

-Ali Avcı, Bahar Dağyeli, Cuma Dağyeli!

Jandarmalar, Ali’nin kelepçelerini çıkarıp içeri yollamışlardı.

Sırım gibi boylu poslu bir gençti Ali. Yüzünde hafif morluklar görülü­yordu. Tıraşı iyice uzamıştı. Kırmızıya çalan sarı sakalları ve bıyıklan vardı. Ağzı ve burnu çok biçimliydi. Mübaşi­rin gösterdiği yerde, başını önüne eğip durdu. Kimseye bakmak, kim­seyle karşılaşmak istemiyordu sanki. Bahar girerken, kapıya çevirdi gözle­rini. Sevgiyle baktı ona.

Ali’den sonra Bahar Dağyeli içeri alındı. Gözleri, bütün güzelliklerini gölgeleyecek derece güzeldi. İri, yeşil gözlerdi bunlar. Kirpikler uzun, kaşlar yay gibiydi. Orta boylu ve hafif tombulcaydı. Sırtında mavi ve pembe çiçekli bir bluz vardı. Kara bir şalvar giyinmişti. Fesinin üzerine sarı işle­meli pembe eşarp sarmıştı. Avcılar­dan kaçmış yaralı bir ceylan gibi ür­kekti.

Baharla birlikte babası Cuma Dağyeli de içeri alınmıştı. Adamın yüzü karmakarışıktı. Elli yaşında ol­duğu hâlde altmışında gibi gösteriyor­du. Saçı sakalı erken ağarmıştı. Başı yerdeydi hep. Bir kez olsun kızından yana bakmadı. Belli ki kederli ve kız­gındı. Olanları değil de olacakları düşünür gibi bir durumu vardı.

Savcı, oturduğu yerden,

-Yazık, çok yazık! Her şey ne gü­zel olabilirdi, diye düşündü.

Gerçekten, mutluluklarla mut­suzluklar arasındaki yol birbirine ne kadar yakındı. Küçük bir yanlış, ne pahalıya mal oluyordu şu insancıklar için… Ve her yanlış atılan adımın kar­şılığını mutlaka ödüyorduk.

Emniyet amiri girdi içeri. Kırmızı yüzlü bir adamdı.

-Götürün şu çocuğu amir bey, dedi savcı. Bu akşam uygun bir yerde gözaltında tutun.

Sonra odacıyı çağırdı:

-Abdullah Efendi, kalemden bu­günkü kız kaçırma dosyasını getir bana.

Az sonra dosya önündeydi. Say­faları çevirdi. Ali Avcı’nın ifadesine takıldı gözü. Beş yıl hapis cezası. Neydi bu delikanlının suçu?

“Ben sevmişem onu.” demişti Ali. “Kimsenin sevemeyeceği kadar sevmişem, bir canın dayanamayacağı kadar sevmişem. Çocuk yaştan baş­lamış bende bu sevgi. Ben büyümüşem sevgi büyümüş. Onu her gördüğümde içim ışıldamış, ırmak ırmak olmuşam, ölüp ölüp dirilmişem. Açmamışam derdimi kimselere. Niye derseniz efendi beylerim, serde yok­sulluk var, Cuma Dağyeli bana kız mı verir? Cuma Dağyeli’ne verecek baş­lık parası bende ne gezer. Beni yakan bu olmuş biraz da. Gömleğimi yakıp

ateşine ısınmışım. Neyim varsa verir­dim olsa. Bütün Çukurova benim olsa verirdim. Bahar’ın güzelliği para, ile mal ile ölçülmezdi… Ama elden ne gelir? Bir yandan batası yoksulluk, arkasızlık, bir yanda yakan bir sevgi.

Sonra görmüşem ki, Bahar da benim gibi, her karşılaştığımızda kızarıp bozarır. Gül gül olur yanakları. Bir şeyler söylemek ister söyleyemez. Allah’ın bildiğini kuldan ne saklaya­yım: Kaçırsam gelir mi diye düşünmüşem çok. Kaçmak efendi beylerim, kaçmakla iş bitmiyor ki. Kaçıp da nereye gideceksin? Kız ka­çırmak yoksul harcı değil. Devletin kolu da uzun, nereye gitsen yakalar seni. Olmaz derim kendi kendime, işte bu hiç olmaz. Dağlara vururum ken­dimi, tepelere tırmanırım. Unutmak isterim, unutamam. Nereye gitsem Bahar’ın gözleri karşımda, benimle gelir nereye gitsem.”

“Askerlikte öğrenmişem: ceza di­ye bir şey var, mahpusluk var. Sevgi de var ama. Sevgi gelende neler ol­maz? Halk tefe koyup çalar adamı. Kendimi yatıştırmaya çalışırım hep. Bilirim ki benimkisi amin denilecek dualardan değil efendi beylerim. Ama bir de duymuşam ki, Cuma Dağyeli, Bahar’ı Bilal Ağaya söz etmiş. Bilal Ağa Bahar’ımın dengi mi? Bahar yaşta çocukları var Bilal Ağanın. Gel sen sen ol da dayan artık. Tedbir mi kalır insanda? Bahar’ı derseniz, kuma üstüne bu yaşlı adama gitmem, beni bedelime verin diyemez. Babası öyle ferman etmiş bir kez. Haber salar kaçırsın beni diye. Ne denir artık. Bir gece yarısı düşmüştük yollara. Ver elini Antep şehri.”

Yargıç Bahar Dağyeli’ne sormuştu:

“Bu Ali Avcı’nın söylediklerine bir diyeceğin var mı?”

Bahar Dağyeli, derin bir göğüs geçirerek,

“Ne diyeceğim olsun.” demişti, “Büyüklerimizin bizi bağışlamalarını diliyoruz. Bir cahillik ettik, ince ibrişim yumağı bir çalıya dolaştı.”

Cuma Dağyeli katı ve durgundu. Yüzü karanlık bir ayna gibiydi. Bağış­lamak mı? Bir adları iki olmuştu. Ba­ğışlamakla bir şey değişmezdi ki. Her şeyin bir yolu yordamı vardı sonra: böyle duruşmalarda kız babasına hayvan, para, toprak gibi ağırlık veril­meden bağışlamak mı olurdu hiç…

Birkaç tanık dinlenmişti. Bu za­vallı tanıklar, gördüklerini, duyduklarını değil, daha önceden kendilerine öğretileni söylemişlerdi.

Tanıklar dinlendikten sonra avu­kat Yarma söz isteyip, “Bahar’ın he­nüz evlenecek ve evlenmeye karar verecek çağda olmadığını, tanıkların ifadelerinden de anlaşıldığı üzere sürekli olarak Ali Avcı tarafından ayartıldığını ve zorla kaçırıldığını, kor­kutulduğu için kızın gerçeği söyle­mekten çekindiğini” belirtip “Ali Avcı’­nın cezalandırmasını ve Bahar Dağyeli’nin ailesine teslim edilmesini” istemişti. Savcı, avukat Yarma’nın çok uzun süren konuşmasını dinlerken kusacak gibi olmuştu. Bahar Dağyeli’nin Bilal Ağa’ya söz kesilip kesilmediğinin araştırılmasını hatır­latmıştı. Yargıcın “Böyle bir şey oldu mu?” sorusuna, Cuma Dağyeli karşılık vermişti:

“Tevatür bunlar.”

Mahkeme koridoru, dinleyici sa­lonu ağzına kadar dolmuştu. Kapılardan, pencerelerden ikide bir şapkalı başlar uzanıyordu. Bizim halkımız, namus konusunda çok titiz ve merak­lıdır doğrusu. Bir şeyin nasıl ve nere­de olduğunu iyice bilmek ister. Duy­duklarını beğenmezse onu yeniden yaratır, eksik kalan yerleri kafadan tamamlar. Yamrı yumru ne hikâyeler çıkar ortaya. İşte yine herkes merak kesilmişti. Soruyorlardı hep: “Zorla mı yapmış, nerde nasıl olmuş bu iş?” Bu sorulara verilen karşılıklar da, uydur­ma şeylerdi hep. Belli ki söylentiler, bir çığ gibi kasabayı ve köyleri dolaşıp değişe değişe tanınmaz hâle gelecek­ti. İşsizlerin ve tembellerin doldurduk­ları kahvelerde herkes hikâyeyi yeni­den yazacaktı.

Savcı, bir sigara yaktı. Dosyayı kapattı. Artık okumasına gerek yoktu. Her şey o kadar canlı, o kadar yeniydi ki…

Kararın okunmasından sonra iki jandarma, Ali Avcı’nın bileklerine bir kelepçe geçirerek götürmüşlerdi onu. Son kez bakmışlardı birbirlerine. Ba­har, onun ardı sıra gitmek istemiş, adım atacak gücü kendinde bulama­mıştı. Donmuşçasına kalakalmıştı olduğu yerde. Ağlayamıyordu da, gözlerinde yaş kalmamıştı artık. Ne olacaktı durumu şimdi? Mahkeme, onu da babasına veriyordu. Hayır bu olamazdı işte, olmamalıydı. Koskoca hükümet, onu ölüme yollayamazdı. Bu karara karşı diyeceği vardı elbette. Bahar, ilkokulda öğrendiği üzere sağ elini havaya kaldırdı. Yargıç, önce, ak bir güvercin yavrusu gibi havada çır­pınan bu eli görmezlikten geldi. Sonra sabırsızlığını belli eden bir tavırla,

-Karar verildi kızım, dedi. Baba evine döneceksin.

Bahar, yargıcın bulunduğu ma­kama doğru birkaç adım atarak, baş­ka kimsenin duymasını istemiyormuşçasına,

-Beni aileme vermeyin, diye yal­vardı. Daha köye varmadan öldürürler beni. Kanıma girmiş olursunuz.

Yargıç, bu sözler karşısında şa­şırmıştı. Bir Bahar’a, bir Cuma Dağyeli’ne baktı.

-Duydun mu Cuma Ağa? dedi

-Duydum beyim. Ham beyin ne söylediğini biliyor mu ki?

Yargıç, Bahar’a seslendi bu kez:

-Merak etme kızım, ben burada oldukça kılına bile dokunamazlar. Adaletin kolu uzun ve güçlüdür.

-Ben öldükten sonra güçlü olmuş, zayıf olmuş neye yarar ki. Yaşatmaz­lar beni, vebalim hepinizin boynuna.

Bu sözler savcının yüreğine ateşten ok gibi saplanmıştı. O da Cu­ma Dağyeli’ne eğilerek,

-Bak Cuma Ağa, demişti. Sen akıllı bir adama benziyorsun. Çocu­ğunu incitme. Hiçbir suç cezasız kal­maz onu da bil.

Cuma Dağyeli, başını yere eğe­rek,

-Ne dediğini bilmiyor bu çocuk, demişti. Bir baba yavrusuna nasıl kıyar beyim?

Sonra sesini yumuşatmaya çalı­şarak,

-Haydi kızım, diye Bahar’ın kolu­na girmişti. Beylerimizin çok görülecek işleri var daha.

Bahar’ın hafif direnişi karşısında onu sürüklercesine dışarı çıkarmıştı.

Yazıcı, başka bir dosyayı açarak mübaşire yeni iki ad vermişti. Mahke­me koridoru, dinleyici   salonu iyice boşalmıştı. Bütün kalabalık gidenleri izleyip dağılmıştı.

Baharın bir koluna babası, bir koluna amcası girmişti. Sessiz ve ileri bakarak hızlı adımlarla yürüyorlardı.

Bahar acı dolu bir sesle,

-Bırakın, ben kendim giderim, de­di.

Babasıyla amcası kollarını gev­şetmedikleri gibi karşılık da vermedi­ler. Bir çarşıdan geçtiler. Dükkânlar­dan kebap kokuları yayılıyordu. Onları izlemekte olan meraklı kalabalık deği­şe değişe azalıyordu. Sonunda bir çocuklar topluluğuna dönüştü.

Hava sıcak ve tozluydu. Camiden çıkarılmakta olan bir cenazeye saygı olsun diye bir an durakladılar. Baharın dudakları bir şeyler mırıldanır gibi oldu. Camiden sonra bir çeşme vardı. Bahar, küçükken, kasabaya her gelişlerinde koşup bu çeşmeden sular içer, ellerini, yüzünü yıkayıp serinlerdi.

-Susadım baba, dedi.

Babasıyla amcası, duymazlıktan geldiler onu. Bahar, silkindi,

-Kurbanlık koyuna bile kesmeden önce su verirler, diye söylendi.

Babasıyla amcası, gözlerini çevi­rerek birbirlerine baktılar. Babası, hafiften başını salladı. Çeşmeyi geç­mişlerdi, geri döndüler. Bahar’ın iki yanına dikilerek kollarını bıraktılar. Kız, çeşmenin taş oluğuna dudaklarını dayadı. Suyun serinliğini yüzünde duydu. Gözlerinden iki damla yaş karıştı çeşmenin sularına. Doğruldu, suyun aynasında kendi yüzünü ve saç örgülerini gördü. Sulara karışıp akmak geldi içinden. Babasıyla amcası yeni­den kollarına girdiler. Aynı yürüyüş başladı yeniden. Kasabanın son evle­rine doğru yaklaşıyorlardı. Bahar, ölüme doğru sürüklendiğini biliyordu. Neyse ki muradına ermiş sayılırdı. Ölüm, Bilal Ağa’nın karısı olmaktan daha iyi göründü ona. Ama nasıl öldüreceklerdi onu? Kafasına takılan nokta buydu hep. Karaca kocanın kızı Gülüzar’ı boğduklarını duymuştu. Nasıl şeydi boğulmak?

-Anamı göremeyecek miyim? di­ye sordu birden.

Gene karşılık alamadı. Adımlar, giderek hızlanıyordu. Babasıyla am­cası bir an önce kasabadan çıkmak ve uzaklaşmak istiyorlardı. Yargıç, “adaletin kolu uzun ve güçlü” demişti. Hani neredeydi o uzun ve güçlü kol? Ölümleri önlemekten çok, ölümlerden sonra ceza ve dehşet saçmak için mi uzanıyordu? Ali’yi düşündü. Ali’yi dü­şünmek rahatlatıyordu onu. Kendi kendine “beş yıl ne ki?” dedi. “Beş yıl sonra çıkar, daha yiğitleşmiş olur. Öcümü almayı düşünür mü ki? Benim yerime Zeliha’yı alsın isterdim. Zeliha iyi kız.”

Yüzüne akan gözyaşlarını silmek istedi. Kolunun birini çekmeye çalıştı. Bileğini tutan el, bırakmadı onu, daha da sıkılaştı. Öteki kolunu denedi, ba­şaramadı. Yüreğine bir bıçak gibi, işkence ve ölüm korkusu saplandı birden. Titredi, sağına soluna bakındı. Sokak ıpıssızdı. Biraz sonra, kasaba­nın son kerpiç evleri de gerilerde ka­lacak ve umut kapıları kapanmış ola­caktı. Bir kez daha gerilerek kollarını kurtarmak istedi. Daracık ayakkabının içinde ayaklan da ezilmişçesine ağrı­yordu. Ayakkabılarını çıkarıp eline alsa rahatlayacaktı biraz. Durakladı, olduğu yerde çöküp kaldı. Babasıyla amcası, onu kollarından havalandıra­rak sürüklemeye başladılar. Ayakkabılarından biri çıktı. Ayakları yerlere çarpa çarpa götürüyorlardı onu. Ba­har, dayanamadı, sesinin var gücüyle,

-Can kurtaran yok mu? Öldüre­cekler beni, dağlarda öldürecekler! diye bağırmaya başladı.

Kapılardan, pencerelerden örtülü başlar uzandı. Duvar diplerinde oy­namakta olan birkaç çocuk koşuştu. Babasıyla amcası, adımlarını daha da hızlandırdılar.

-Sus lanet! diye azarladı onu ba­bası.

Ama susmadı Bahar, susamadı. Arkasında gökyüzünü çınlatan çığlık yumakları bıraka bıraka uzaklaştırıldı.

Son evler de geçildi. Kasaba bitti. Bahar, öteki ayakkabısını da çıkar­mıştı. Ayakları üzerinde yürüyordu artık. Kasabadan sonra bağlar ve zeytinlikler başlamıştı. Bundan sonra giderek ıssızlaşırdı yol. Sonra derin bir vadinin arasından dağların yama­cına doğru tırmanırdı. Bu saatlerde ne giden, ne gelen olurdu. Kuş sesleri ve dal hışırtıları duyulurdu yalnız. Kimi zaman kayalıklardan çalılıklara doğru bir yılan kayar ve çalılıklardan ürkmüş bir tavşan fırlardı. Yazın, yolun iki yanında birbirlerine küt küt vurarak ilerleyen kaplumbağalar görülürdü. Her mevsim, yamaçlardaki bağlarda ve zeytinliklerde çalışan birileri bulu­nurdu.

Kardeşi oradaydı işte, büyük am­casıyla birlikte, yolun kenarındaki bir zeytin ağacının altında onları bekli­yordu. Gelenleri uzaktan görünce kusacak gibi olmuştu. Oysa amcası onu saatlerce hazırlamıştı. Abasının altında tuttuğu tabancayı çıkararak emniyeti çevirdi. Çocuğa uzattı.

-Atışa hazır, dedi. Duraklama yok ha, göster kendini.

-Niye bağırıyor bu?

Amcası kararlı bir tavırla,

-Duymayacaksın, diye karşılık verdi.

Çocuk, tabancayı aldı. Ürkek ür­kek doğruldu.

-Haydi bakalım şahinim, dedi am­cası, göster kendini!

Çocuk onu duymamış gibi gelen­lere bakıp duruyordu.

Amcası kızgın bir sesle,

-Ne duruyorsun koca eşek, dedi. Yoksa?…

Çocuk, tabancayı iyice kavraya­rak gelenlere doğru koştu.

Bahar, tanıdı onu. Çığlığını kesip sustu. Kardeşine daha iyi görünmek istiyordu. Kardeşi yaklaştıkça, içine ılık bir şeyler doluyordu. Çok severdi onu. Kaçacağı gece, en son onun başucuna gidip alaca karanlıkta uzun uzun yüzünü seyretmişti.

Bahar’ın kollarını açıp ona doğru koşmak geldi içinden. Solgun yüzün­de hafif bir umut aydınlığı belirir gibi oldu. Çok emeği vardı bu kardeşinde. Onu kucağında, sırtında büyütmüştü. Daha sonra iki oyun arkadaşı olmuş ve kendi kendilerine yarattıktan bir düş havası içinde yaşamışlardı.

Çocuk, yavaşladı. Aradaki me­safenin hiç bitmesini istemiyordu.

Bahar, kollarının gevşetildiğini duydu. Birden kendini kurtardı, karde­şine doğru atıldı. Ona kavuşmak, kucaklamak, okşayıp öpmek istiyordu.

Çocuk durdu, geri kaçacak gibi oldu. Başını döndürdü. Büyük amca­sı, zeytin ağacının altında dikilmiş onu gözlüyordu. Kaçamazdı artık, kaçsa bir daha amcalarının, babasının yüzüne nasıl bakacaktı… Köylüler de ömür boyu onunla alay ederlerdi. Ab­lası da yaklaşmıştı işte. Aralarında üç-beş metrelik bir mesafe kalmıştı. Ço­cuk tabancayı ablasına doğru yöneltip tetiğe bastı. Bir patlama oldu. Bahar, sendeledi, bir iki adım attıktan sonra olduğu yere düştü. Doğrulmaya, bir şeyler söylemeye çalıştı. Doğrulama­dı. Fesi bir tarafa fırladı, yuvarlandı yolun kenarındaki hendeğe düştü. Bahar’ın göğsünden kanlar fışkırmaya başladı. Sonra tırnaklarıyla toprağı deşeleyerek çırpındı bir süre. Büzülüp küçülerek dizlerini ve kollarına göğsü­ne doğru çekti. Kalıverdi öylece.

Çocuk, ablasının başı ucuna di­kilmiş donuk gözlerle bakıyordu.

Babası, yanına geldi. Çocuğun gömleğinin yakasını yırttı. Her yüzüne bir sille indirerek onu aydı.

-Koş! dedi. Korkma hiç, arkandayız biz.

Çocuk, kötü bir uykudan uyanmışçasına elinde tabancası kasabaya doğru koşmaya başladı. Baba ile am­ca da onu izlediler.

Az sonra büyük amca, ölünün yanına geldi. Ayağıyla dokundu. Ya­nında getirmiş olduğu bir çarşafı ölü­nün üstüne örttü. En yakın zeytin ağacının altına gidip beklemeye baş­ladı.

Savcı, zile bastı. Odacıya dosyayı verdi.

-İbrahim Efendiye söyle, dedi, otopsiye gideceğiz. Yarım saate kadar hazır olsun.

Odacı, dosyayı alıp çıktı.

Savcı, pencereden dışarılara baktı. Uzakta başı dumanlı sıra dağlar uzanıyordu. Ve Bahar, dağlardan dallı bluzunu ve kanlı saçlarını savura savura ona doğru geliyordu sanki…

-Ne var, ne oluyor? dedi savcı.

Bahar, gülümseyerek,

-Davam var, diye karşılık verdi. Yasalarınızdan, geleneklerinizden, usullarınızdan davacıyım.

Savcı, iki eliyle gözlerini ovuştur­du. Kendi kendine,

-Allah Allah, dedi. Yaz gelmeye görsün, bana bir şeyler oluyor hep.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir