Güvercinler Kanada Kalktı – Oyhan Hasan Bıldırki

Bir şiire takılmışım, peşi sıra sürükleniyorum. Gönlüm ve kafam, saç tellerimin en ucundan, ayak parmaklarımda biten bütün kılcal damarlarıma kadar bir tek hücremi atlamaksızın, o şiirin büyüleyici etkisiyle sarmaş dolaş. Dopdoluyum. Bıraksalar, taşacağım. Bu şiire, nerede, nasıl takıldım, bilmiyorum.

Hiçbir şeye aldırmadan, sahil boyunca yürüyorum. Hava ılık. Maviliklerin son ucunda yükselen güneş, yakıcı da değil. Bir iş için Kervansaray’a gidecektim, vazgeçtim. O şiirin büyüleyici etkisinden sıyrılıp çıkmak, kalabalıklara karışmak istemiyordum. Yüreğimde seller gibi coşan, kabaran tarifsiz duygular, beni yedeğine almış, götürüyor. Beton zemini döven ayak seslerini duyuyorum. Yürümeli, daha da yürümeli, o şiirin büyüleyici eleğim sağmasını yakalamalıyım. Gönlümde kımıl kımıl duygular, oğul verecek.

Kirli yeşil, dalgasız denize baktım. Suda oynaşan bir alay balık, pul pul. Adlarını çıkaramadım. Hoş, benim derdim bu değil. Fakat onların birlikteliğine tutuldum. Ansızın yer değiştiriyorlar, kâh beride, kâh ötede görünüyorlar. Besbelli, tükenmez umutlarının peşinde koşuyorlar. Suya gölgem vurdukça, iri, yosun tutmuş kayalar arasında gizleniyorlar. Onları kendi hallerinde bırakmalıydım. Varsın oynaşsınlar, kirli yeşil, dalgasız denizin tadını çıkarsınlar. Ege’nin sularında, bütün tuzaklardan uzak, yaşasınlar.

Yorulmuşum. Güvercinada’yı gören bir kafeteryanın denize bakan masalarından birinin plâstik sandalyesine çöktüm. Karşıda, limana demir atmış “Maksim Gorki” gemisi. Rıhtıma çıkan, kum gibi kaynayan insanlar, bu tarafa gelebilmenin telâşını yaşıyorlar. Koşuşturan boyacılar, müşteri bağlamaya çalışan rehberler. Suya pike dalış yapan, yere düşürülmüş beyaz mendil gibi duruveren martılar. Bağlı bağsız tekneler, kayıklar. Okul kaçkını, beyaz gömlekli, kırmızı kravatlı bir çocuk, yanımdan hızla geçti, sahile indi. Topuklarından destek alarak pabuçlarını çıkardı, çoraplarını da sıyırıp attı. Gömleğinin kollarını, dirseklerine kadar çemeledi. Kırmızı kravatını gevşetti. Beraberinde getirdiği çantasından olta takımlarını da çıkardı, ayarladı, denize bıraktı. Döndü, beni gördü. Yüzüme hayretle baktı, gülümsedi de. Sonra, kendisine yüz vermeyişimden olmalı, kumsala çöktü, durgun suda çırpınan mantarlarına baktı.

Dirseklerim masanın üstünde, kafam, ellerimin arasında, öylece durdum, kendime kızdım, öfkelendim. Bir yerlerden tanır gibi olduğum bu çocuğa, bir gülümseyişi bile çok görmüştüm. Üzüldüm. Sesleneyim, kendisiyle konuşayım istedim. Tam da “hışt!” demeye hazırlanacağım sıra, kanada kalkan güvercinlere takıldım. Yüzlerce, binlerce güvercin, göğün maviliklerine doğru süzülüyor. “Acaba benim eleğim sağmama doğru mu uçacaklar?” derken, dalmışım. Aklımın en ince noktalarından boşanan sayısız atlar, bir büyünün etkisine kapılmış gibi, çatlarcasına yarışıyorlar. Onların peşinden koştum, koştum.

Arabı, dorusu, kırı… binlerce, yüz binlerce at, kişniyor, şahlanıyor, durmaksızın koşuyor. Nal seslerinde yaşanmış nice zamanların başkaldıran, sevinen, öne çıkan, geri çekilen, üzülen ya da üzen, küstürüp barıştıran, ayırıp kavuşturan izleri yankılanıyor. Beynimde çakıp sönen şimşekler, yıldırımlar, tufanlar kol geziyor, nal seslerini bastırmaya çalışıyor. Yedi rengin verdiği zevki, doya doya, içime sindire sindire yaşıyorum. Kırmızıdan turuncuya, lacivertten griye, maviden yeşile geçiyorum. Yanımda bana, “Affan Dede” olduğunu söyleyen, ak saçlı fakat dinçliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bir ihtiyarla birlikte, sayısız atların peşinde, Kafdağı’nın ardına düşürüyoruz. İnsanı saran, kuşatan güzelliklerin ortasındayız.

Affan Dede, sırtımı sıvazlıyor.
– Beraberliğimiz buraya kadar, diyor. Kalan yolu, yalnız, tek başına aşmalısın. Böylece bir işi başarabilmenin, zorlukları devirebilmenin de zevkini tadacaksın. Yürü, korkma!
İrkiliyorum, tarifsiz korkulara kapılıyorum.
Yürüdükçe açıldım, kendime geldim.
Elleri belinde, ansızın karşımda duran anamı gördüm.
– Kör olasıca! Adı kara yere batasıca seni! Yine hangi cehenneme gittin? Nerelerde köpek taşladın da, sığırlara, buzağılara bakmadın? Sergilerde ne incir kalmış, ne hurda. Buzağılar, analarını da emmiş.
Yakalanmıştım. Anamın ağır, sert, nasırlı elleri, yanaklarımda patladı. Sırtımda gümleyen yumruk sesleri. Suçluydum. Arkalanmak, kabahatimi bastırmak umuduyla, ellerimde sıkıca tuttuğum yılanbalığı hevengini anama gösterdim.
– Görmüyor musun? diye çıkıştım. Azmakta balık tuttum.
– Balığı batası! Ben sana, bir daha o azmağa gitmeyeceksin demedim mi? Yanında kim vardı?
– Kan kardeşim Mustafa!
– Başka?
– Ali’yle Selim.
– Sigara içmişsiniz. Ağzın leş gibi kokuyor.
İçmedim desem de, anamı inandıramadım. O, yaşları bizden hayli önde olan Ali ve Selim ile arkadaşlık yapmamızı, birlikte gezip tozmamızı istemiyordu.
Elimdeki hevengi aldı.
– Çabuk, dedi, sığırları sergiden çıkar! Buzağıları dama kapat! Harıma git. Sarımsak yol, ağzını temizle. Susam gümelerine de bak. Devrilen varsa, kaldır. Yemek yok bugün, sana!

Çaresiz boyun eğdim. Azardan, dayaktan kurtulmak, denilenleri eksiksiz yapmak için, yıldırım gibi koştum. Harımda, tek kalan sigaramı da bitirdim. Verilen emirlerden sonuncusunu tamamlamaya soyundum. Sayısız susam gümelerini de gözden geçirdim. Devrileni mevrileni yoktu. Sevindim. Sarımsaklara yasıldım, yoldum. Tozunu alıp geçtiğim taze yapraklarını çiğnedim. Dilimi, genzimi yakan acısını tükürdüm. Acıkmıştım. Lop incire tırmandım. Çatallaşmış gövdelerinden birine, sırtımı verdim. İri incirlerden tıka basa yedim. Çatal gövdelerden ikincisine, koyu, iri yaprakları arasında beni gizleyecek olanına geçtim. Arka cebimden aynamı, tarağımı çıkardım. Altı çıkmış sepetle, azmakta balık avlarken ıslanan, kıvrılan saçlarımı düzelttim, taradım. Yakışıklı biri miydim, ne? Yüz çizgilerimi, kaşımı, gözlerimi, yanaklarımda terlemeye henüz başlayan ayva tüylerini, aynamda uzun uzun inceledim. Hayaller kurdum.

Aynamda ışıklar yandı, söndü. Kürlerin sağını solunu tuttuğu, koyu gölgelerle örtülen dar irimden, omzunda testisi, eteğini çekiştiren küçük kızıyla birlikte, Ganime Abla geçiyor. Besbelli, Kocapınar’dan dönüyordu.
Kızı;
– Anne, ben orda yılan gördüm! dedi. Olduğu yerde, mıhlanıp kaldı. Ganime Abla, sendeledi. Neredeyse dolu testiyi omzundan atacaktı. Kızının, henüz yılan nedir bilmediğini düşününce, ferahladı. Sesini yumuşattı, tatlılaştırdı.
– Nerde?
– Aha, işte orda!
– Küçük mü?
– Küçük.
– Rengi ne?
– Kırmızı.
– Sen, yılan ne, biliyor musun? İlk defa nerde gördün?
Küçük kız yatıştı. Kendisine korku verecek sebepler, annesinin sorularıyla eridi. Mıh, çözüldü. Omuzdaki testi, yeni baştan düzeltildi. Yürüdüler, gittiler.

Benim yüreğimde, kor ateşler. Heyecanlandım. Ganime Abla’ya diğer akranlarım gibi, fakat onlardan daha saf duygularla tutkundum. Kocasına rağmen, gerekirse onu, zorla da olsa, güzellikle de olsa, büyüdüğüm zaman, kendime kaçıracaktım. Onu, nerede görsem utanır, gözlerimi, gözlerinden uzaklaştırmaya çalışırdım. Aslında o da, benim niyetimi biliyor, bize gelip gittikçe, büyüklerimin yanında bile, bana takılıyordu. Bana duyduğu yakınlığını da açıkça söylüyordu. Yalnız, ilkinde olduğu gibi, daha sonraki evliliklerinde cahil kocaya varmayacağını ekliyordu. Okursam, bana varabileceğini de bildiriyordu.

Şimdi de, yüzümü ateşler bastı. Kanım kaynadı. Lop incirin yerden ve irimden görülebilecek dallarından birine, adını adımla beraber, ağzı barut gibi keskin çakımla kazıdım. Yaşlı incirin gövdesi, düşündüğümün tersine, oldukça sert çıktı. Yılmadım. Zor da olsa, gövdeyi kuşatan kabuklarını, çakımın keskin ucuyla ince ince, dilim dilim çizerek kazıdım. Çakımın ince ucu işledikçe, gövdeden dışarıya, gözyaşları gibi kabarıp incileşen sütler aktı. Sanki ağaç, ağlıyordu. Acımakla yazmak arasında bocalar gibi oldum. Ağacın ağlamasının önemli olmadığına karar verdim. Akan sütler, sakızlaştı, ulaşabildiği noktaların rengini kararttı. Bastığım bir dalın çatırdadığını fark edince, tutunabileceğim başka birini aradım. Geç kalmıştım. İnen dalla birlikte, yere düştüm. Nefesimin kesildiğini, gözlerimin önünde binlerce yıldızın kaynaştığını biliyorum. Sonrası karanlık…

Güneş, dağların ardında, iri, turuncu bir tepsiye dönüşmüş. Dağların bu yüzündeki gölgeler uzamış. Arkada, çok uzaklarda, yükselen dağların gökle birleşen sırtlarında, uzayıp giden bir kuşak gibi, batan güneşin son ışıkları parlıyor. Lop incirin dibinde kırılmış, kocaman bir dal duruyor. Uzayan gölgeler ve son ışıklar, gelen akşamın yaklaştığını anlatıyordu. Yemişlerin sergilenmesine, sığırların tokatlanmasına, buzağıların damlarına yerleştirilmesine geç kalmıştım. Toparlandım, oturduğum yerden kalktım. Sağ ayağımın altında gıcırdayıp patlayan sesler. Solum, aksıyor. Baktım, cep aynam da kırılmış. Üzülmeye zamanım yok. Kırık dalı sürükledim, kesiğe attım. Harım kapısını dayakladım. Eve doğru koşmaya başladım.

Kız kardeşim, yardım istedi.
– Yetiş ağabey! Alaca buzağı dama girmiyor.
Koştum, Alaca’nın inadını, sağrısına yapıştırdığım tokatlarla kırdım. Köpekler havladı, bahçe kapısına doğru yöneldi. Uzaktan duyulan nal seslerine, at kişnemesi karıştı. Köpekler, hız kesti. Babamla birlikte döndüler. Kır atı yedekledim, terini soğuttum, ahıra götürdüm, yem torbasını başına geçirdim.
Merak ediyordum: Anam, babama hakkımda neler diyecekti? Babam, yılanbalıklarını nasıl bulacaktı? Bana çıkışacak, azarlayıp paylayacak mıydı? Beklediklerimin hiçbiri olmadı.
Ninem;
– Bu haylazın işi ne yolda, damat? dedi.
– Oldu gibi.
– Nasıl?
– Şehirde okutacağım keratayı!
– Hangi şehirde?
– Aydın’da.
– Söke’nin suyu mu çıktı?
– Boğulacaksa, büyük denizde boğulsun.

Ninem, babam, anam, dayım, ağabeyim ve kardeşlerim, benim düşüncemi almadan, aralarında uzun uzun tartıştılar. Arada ninemin, bazen babamın sesi yükseldi. Babam, dediğinden dönmedi. Anam, ipek tülbendinin ucuyla, gözyaşlarını sildi. Sanırım, gurbete gideceğime üzülüyordu. Onun yanında, daha parmak kadar çocuktum. Adını duyduğum, fakat kendisini hiç görmediğim o koca şehirde, nasıl okuyacaktım, nerede kalacaktım?
Babam;
– Hepsini ayarladım, dedi. Yarın, kaydını yaptırmak için Aydın’a gideceğiz. Erken yatalım.

O gece uyudum mu? Nasıl uyudum? Bunları bilemiyorum. Yatağımda dönüp durduğumu hatırlıyorum. Okursam, almaları için sıkıştırdığım filan markalı saate, daha çabuk kavuşacağımı düşündüm. Ya, Ganime Abla ne olacak? Bağrımdaki yaraya tuz basacak, onu unutacaktım. Şehirde kim bilir ne güzellerle karşılaşacaktım?

Okullar açıldı. Zille birlikte, ilk ders başladı. Bu dersleri, sonsuz dersler izledi. Yeni şeyler öğreniyor, öğrendikçe de zevk alıyordum. Yakamı, yeni sevdalara kaptırdım. Kim olduğumu, ne durumda bulunduğumu anlıyor, toplumda yaşadığım yerin sınırlarını çiziyordum.

Dairemin halkaları genişledi, büyüdü. Özlemlerimi, sevdalarımı şiirlere döktüm. Gramofondu, radyoydu derken, sinemayla, tiyatroyla tanıştım. Yeni arkadaşlarım oldu. Geride, köyde bıraktıklarımı da unutmaya başladım. Fakat sebebini yıllar sonra öğrendiğim, üç ünlü devlet adamımızın darağacında sallandırılışlarının ıstırabını da yaşadım. Hatıra defterleri tuttum. Aralarında pembe güller, kırmızı karanfiller kuruttum. Rüyalarım tükendikçe, düşüncelerim vaktinden evvel olgunlaştı. Yıllar, yıllara eklendi. Bir kahve taşımı gibi aktı, geçti. Bütün sevdalarımı döke yıka, geride bıraktım. Eşimi, Kafdağları’nın burcunda tanıdım. Evlendik. Çoluk çocuğa karıştık. Şimdi yavrularım, boyumla birlikteler.

Bu zamansız fırtına, nereden koptu? Bu doludizgin atlar, nereye koşuyor? Kanada kalkmış sayısız güvercinler, ne tarafa uçuyor? Ben, yüzme de bilmem. Bu dalgalı denizin kenarında ne işim var? Ya şu, bana doğru yaklaşan ihtiyar da kim? Bir felaket habercisi mi? Suratı niye eğik?

Yanılmışım. Ak sakallı ihtiyar, eğik suratını doğrulttu, bana gülümsedi. Bu gülümseyişle birlikte, ufukta yarım çember gibi yükselen eleğim sağmanın yedi rengi ortaya çıktı. Ne muhteşem renkler, Yarabbi? Yeşili, mavisi, sarısıyla çalım satıyor, utancından mı nedir, kararıyor, turuncuya kapılar açarken, ansızın beyazlaşıyor. Güvecinler de yarışta. Doludizgin atlar, birbirine girmiş. Çıkardıkları toz bulutu, perde perde yayılıyor. Suda atık mendiller gibi duran martılar, bir şeyden ürkmüş olmalılar, kanatlandılar, sağa sola dağıldılar. Tekneler, kayıklar hareketlendi. Ötelerde de som beyaz yelkenliler. Dalgalar çoğalmış.

Affan Dede, gülücüklerini noktaladı.
– Kampanayı duyuyor musun? dedi.
“Maksim Gorki” gemisinin bacasından yükselen koyu, kirli dumanları gördüm. Kırmızı kravatlı çocuğun hevengi, çeşitli balıklarla dolmuş.
Yanımda, bir ses patladı.
– İçecek bir şeyler alır mıydınız? Çay, bira, kola…
Kahveyi saymadığını fark ettim.
– Acı kahve, dedim.
Tiril tiril garson, uzaklaştı.
Kırmızı kravatlı çocuk, takımlarını toplamaya başladı. Neyi düşündü bilmem, vazgeçti. Bana döndü, yeniden gülümsedi. Ona, kanım kaynadı. Ben de gülümsedim. O da , yüz bulmanın rahatlığıyla, gülücüklerine gülücükler kondurdu.
– Zamanın varsa, gel! Laflayalım.
Sözümü ikiletmedi, geldi ve karşımdaki sandalyelerden birine kuruldu. Sırtı, denize dönüktü. Güvercinada’yı, koca gemileri, onca tekneleri arkasında bırakmıştı. Takımları, olduğu yerde duruyordu. Ona kim olduğunu, nerede doğduğunu sormadım. O da bana, sormadı. Söze dümdüz girdik, konuştuk.
– Kan kardeşin var mı?
– Yok?
– Olmaz ya! Olsa, şaşardım. Aidis belasından korkuyorsun değil mi? Bunun için kan kardeşin yok. Balıklarını ne yapacaksın, kime götüreceksin? Denizi bildiğin kadar, dağları, ovaları tanıyor musun? Hiç çardakta uyudun mu? Dam, ahır, sergi nedir bilir misin? Bir gün bile olsa, sığırtmaçlık yaptın mı? Susayınca, at izlerinden su içtin mi? Akşam üzeri telaşlarını yaşadın mı? Radyolu, gramofonlu çağın üstadı Hafız Burhan’ı, Münir Nurettin’i, Safiye Ayla’yı dinledin mi?
– Şiir gibi konuşuyorsun.
– Sen, şiir bilir misin? Ezberinde sevda şiirleri var mı?
– Biraz.
– Bak, bu iyi değil işte. Tekerleme, mâni, masaldan nasibini aldın mı?
– Bir şiir okusam…
– Gece çeliği oynadın mı? Uzuneşek atladın mı?
– Bir şiir okusam?
– Hangi şiiri? Senin devrinde şiir mi kaldı? Doğuda batıda, güneyde kuzeyde patlayan bombalar, nükleer artık sızdıran santraller, çiğnenen insan hakları varken, şiir mi kalır? Öyle ya, bizim zamanımızda sadece komşu hakkı vardı. Onu bilir, onu tanırdık. Aramızdaki dostluklar, böyle pekişirdi. Şimdi şimdi, bu insan hakları denilen nesne çıktı. Gelip, hayatımızın tamamına kuruldu. Kuruldu ya, insanlık da bozuldu.
– Bir şiir okusam…
– Yeniden başa döndürme beni. Hangi şiiri okuyacaksın? Sen televizyonun, bilgisayarın, dijitallerin, tavernaların, bar sokaklarının şiirinden başka, hangi şiiri bilirsin? Leyla’ların vefasızlığını tattın mı? Şirin, sana da dağlar devirtti mi? Han Aslı, küllerini süpürdü mü? Sen, hangi şiiri bilirsin? Biz, yufkadır, bazlamadır derken, has ekmeğe kadar çıktık. Senin ekmeğin küçüldü, pizzalaştı, hamburgere döndü. Dostluklar da soğudu, çıkar elbiselerine büründü. Çıkarın bittiği yerde, işte görüyorsun, düşmanlıklar başladı. Sen, o sonsuz, yeşil kırlarda, dilediğince koşturabildin mi? Kargıdan veya ırmak kenarlarındaki söğüt dallarından yaptığın atlara bindin mi? Sabah akşam, ağaç dalları arasına gizlenmiş, bin türlü ses çıkaran, Tanrı’nın çalar saatlerini işittin mi? Bülbülün güle hasretini, kumruların yağ dökme hikâyesini duydun mu? Sen, kendi oyuncağını, hiç kendin yapabildin mi? Apartman çocuğu, görüyorum, ille şiir okuma sevdasındasın. Hangi şiiri, neyin şiirini okuyacaksın?
– Dinle öyleyse.
– Boşuna yorma beni.
– Daha başlamadım ki… Hep sen konuştun. Bana fırsat bile vermedin. Bencil birine de benzemiyorsun. Fakat neyi, nasıl anlatacağını biliyorsun. Okumuş adamın hâli, bir başka olurmuş. Sen de, onlara benziyorsun. Bana gelince, ne dağların, ne de kırların şiirini yazdım. Benim karışanım, girişenim çok. Yasakların çemberine tutulmuş, durmaksızın dönüyorum. Sanki bir dolap beygiri gibiyim. Bizi, sağ olsun büyüklerimiz, yarış atına çevirdiler. Dokunma, yapma, konuşma, bulaşma emirleriyle büyüyüp gidiyoruz işte. Sözlüğümüzde, sevdanın adı yok. Sevgililer “çeşit”leşti. Hırgür huyumuz oldu. Çağımızın beraberinde getirdiği diken tarlalarında yaşıyoruz. Her yerde, bütün çocuklar, yok yere öldürülüyor. Karşı çıkamıyoruz da. Sadece üzülüyoruz, o kadar. Ele alınacak, anlatılacak hatıralarımız yok. Biz aslında, her şeyin öksüzüyüz. Bıraksalar, bütün bunların üstesinden gelebiliriz.
– Bırakmıyorlar mı?
– Bırakmıyorlar.
– Bana bir şiir okuyacaktın?
– Unuttum!

Tam bu sırada, kampana bir kere daha vurdu. Sayısız Güvercinler kanada kalktı. Martılar denizin dalgalarına yapıştı. Milyonlarca at, şahlandı. Arabı, dorusu, kırıyla birlikte, yeni şafaklara koştular, kişnediler. “Maksim Gorki”, demir aldı. Dubalardaki kalın, ağır halatlar çözüldü. Güneş de, turuncuya döndü. Koca bir tepsi gibi, ufukta, denizin gökle birleştiği noktada, suya dalmaya hazırlandı.

Kırmızı kravatlı çocuk, telaşlandı. İzin bile almadan, hızla yanımdan ayrıldı. Olta takımlarının bulunduğu yere gitti. Acelesi vardı. Bir yerlere yetişmek istiyordu. Martı, güvercin, at, güneş derken dalmışım. Koca geminin bacasında kirli, koyu dumanlar. Baktım, Affan Dede, kırmızı kravatlı çocukla, dumanların arasında dolaşıyor. Eleğim sağmalar, gittikçe daralan yarım çemberleriyle, arka arkaya sıralandılar.

Zaman, dondu!

Bakalım, bildiği şiiri unutan kırmızı kravatlı çocuk, dönüşünde, hangi hatıralarını beraberinde getrecek?

1 Yorum

  1. Hikâye ve Şiir 26 Ekim 2011 saat 19:32

    Harikabir hikâye ve dondurulan zaman. “Bakalım, bildiği şiiri unutan kırmızı kravatlı çocuk, dönüşünde, hangi hatıralarını beraberinde getrecek?”

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir