Tenha Bir Dünya – Hatice Bilen Buğra

Caddenin iki yönlü kalabalığı arasında, yavaş yavaş yürüyordu genç kadın. Bu, isteksiz ve amaçsız gezintinin nereye varacağını hiç düşünmeden, adımlarının yönlendirişine bırakıvermişti kendisini.
Ansızın yolunu kesen bir kediden ürküp de başını kaldırdığı zaman, Kadıköy Kız Lisesinin önünde olduğunu gördü. “Nerelere gelmişim” diye söylendi, ama ne şaşırmış, ne de yadırgamıştı. Hatta içinde belli belirsiz bir sevinç kıpırtısı bile duymuştu. Sebebini anladı: Az ilerde bir sanat galerisi olacaktı. Öğrenciliğinin en bunalmış günlerinde orada geçirdiği saatleri ve seyrettiği resimleri hatırladı. Yüreği nasıl da yıkanmış ve zenginleşmiş çıkardı galeriden. Bir dosta, yıllar sonra, yeniden, kavuşmanın sevinciyle hızlandı, ama eskiden boy boy çerçevelerin süslediği duvarlarda şimdi, penye tişörtler, şile bezi gömlekler, batik elbiseler asılıyordu. Bir acı çöktü içine. Gençliğinin o cennet bahçesinden geriye, bu kirli, soluk kumaşlar ve Walt Disney bozuntusu hayvan resimleriyle bezenmiş giysiler kalmıştı demek.
Günün hayhuyu içinde her kayboluşunda kendini yeniden bulduğu, her türlü olumsuz duygudan arınıp temizlendiği tabloların yerini alan öteberiye hüzünle baktı. Yüreğinde dayanılmaz bir nostalji, üzgün ve kırılmış, artık iyot kokmayan denize doğru yürüdü. Yolun soluna geçerken, gözleri ilerdeki ilan tahtasına ilişti; RESİM SERGİSİ.
Çerçeveleri beyaz yağlıboya kapıyı usulca itti. Aynı anda, içerdeki masa başından orta yaşta bir kadın, gülümseyerek doğruldu: “Hoş geldiniz” dedi. Çekingen ve kararsız olduğu yerde kalakaldı. Tereddütü kadının cesaretini kırmıştı, ama gene de, “Işığı yakalım da daha iyi görün” diyerek bir düğmeye bastı. Gözlerini kıstı genç kadın; bir iki saniye öylece durdu. Tekrar açtığı zaman kendini toparlamıştı: “Yeni mi açıldı burası?” diye sordu. “Evet, birkaç ay oldu. Bir haftadır da eşimle ben resimlerimizi sergiliyoruz” dedi ressam. Yüzü aydınlandı genç kadının. Resimlere bakmaya başladı. Bir anda uçuk pembeler, sarılar, eflatunlar, maviler doluverdi gözlerinden yüreğine; rahatladı. Kaybettim sandığı cenneti yeniden bulmuştu işte. Bir daha baktı resimlere. Yanı başındaki ressam, “Bunlar eşimin resimleri” diye açıkladı: “Benimkiler iç bölmede.” Başıyla birkaç basamakla çıkılan bir bölmeyi göstermişti. Sonra konuyu dağıtmak istemiyormuş gibi aceleyle, “Eşim çok kıymetli bir ressamdır” dedi inançla. “Kâğıdı imzalasa değer kazanır. Ama artık yaşlandı; dilde tutukluk, ellerde titreme başladı. Resim yapamıyor.” Sesinin inanç yüklü tınısı son sözcükte bir isyan çırpınışına dönüşmüştü. Duyduğu acı konuşmasını engellemişçesine sustu. Uzun bir aradan sonra konuşmaya başladığı zaman, ziyaretçilere açıklayıcı bilgiler veren bir müze müdürü gibiydi:
“Bu gördükleriniz son çalışmalarıyla birlikte eski resimlerinden koleksiyonumuz için ayırdıklarımızdan oluşuyor. Kendisi şu anda hasta, evde dinleniyor.” Sözünü ettiği kişiye kayıtsız kalamadığı her hâlinden belliydi. Ellerini, umutsuzca, iki yanına sarkıtmıştı. Başını öne eğdi kadın. Ağır bir sessizlik girdi aralarına. Çok sürmedi ama. Konuğunu oyalamak isteyen cıvıltılı bir sesle, “Bakın” dedi ressam, “şu kadarcık kağıda bir âlemi sığdırmış. Ne güzel değil mi?” Karşısındakinden onay beklemeyen sesinde inançla birlikte derin bir hayranlık vardı. Genç kadın, gene de, “Evet” diye katılmaktan alamadı kendini. Söyleyişindeki içtenlik hoşuna gitmişti ressamın: “Anlayan birisine yaptıklarını göstermek insanı mutlu ediyor” dedi. Bir yanlışı düzeltmek telaşıyla, “Yoo” diye atıldı: “Resimden hiç anlamam ben. Ama, bende güzellik duygusu uyandıran ve bana güzeli duyuran resimleri seyretmeyi çok seviyorum.”
“Öyleyse burada, size güzeli ve güzellikleri duyuran resimleri bol bol bulacaksınız” dedi ressam. Elini, duvarları kaplayan çeşitli ebattaki suluboya tablolarda, şöyle bir dolaştırdı. Genç kadın, havadaki eli izledi. Bakışlarının takılı kaldığı noktada, kavrulmuş güz renkleriyle bir orman duruyordu.
Soluğunu tutarak baktı. Bakışlarındaki beğeni ressamı yüreklendirdi: “Bizde sanata da sanatçıya da hiç kıymet verilmiyor” dedi iç dökercesine: “Görüyorsunuz, burada hediyelik eşya da satılıyor. Camın önünde durup hediyeliklere bakıyorlar da içeri girip, ‘Şu duvarlardakiler de neymiş, bir bakalım’ demiyorlar. Üstelik, iyi pak giyinmiş insanlar bunlar. Onca emek verip yapmış, getirip sergilemişiz. Para pul da istemiyoruz. Bir girip görse, ‘Elleriniz dert görmesin’ dese, ne olur? Ama, yok, girmiyor.” Sesinin üzgün titreşimleri duvarlara çarpıp dağılıyor. Eliyle dünyalar yaratan kadın, kırgın ve gücenik küçük bir çocuk oluyor.
Genç kadın, ezici bir suçluluk duygusu içinde, usulca, kapalı bir kapının demirlerine tutunarak içeriye bakan iki küçük kıza doğru yöneldi: Ağaçlar arasında bir ev, arkada bahçe. Bu, içinde kırkıncı odayı saklayan ev olmalı, diye düşündü. O eski merak yeniden uyandı yüreğinde. Masaldaki tek kırkıncı odaya karşılık insan hayatında sayısız kırkıncı oda var, dedi kendi kendisine.
Sonra, önde kuru bir ağaç, toprak zemin, yer yer yeşillikler; arkada eflatun tepeler, kirli mavi gökyüzü ve kuşlar, geçmişteki bir yaz sonuna geri götürdü onu: O uzak akşamüstünde, batmakta olan güneşin, şehri kuşatan alçak tepeleri leylak rengine boyadığını, gökyüzünün sislenen mavisinin usul usul koyulaştığını ve taş merdivenlerin üst basamağına oturup babasının işten dönüşünü beklediğini gördü.
Her resimdeki güzelliği içine sindire sindire dolaştı salonu. Çok renkli ve zengin bir âlemi içine sığdırmış gibiydi. Derin bir teşekkür duygusuyla baktı ressama. Saygılı bir sessizlikle hükmünü bildirmesini beklediğini gördü ve utandı birden. Sözlerinin çok basit, yetersiz, hatta gülünç karşılanacağından korktu. Ama ressamın, ne söylerse söylesin dinlemeye ve kabule hazır bir duruşu vardı. “Çok güzel… çok, çok güzel” dedi taşkınlıkla.
Yeniden resimlere dönüp de bir masanın üzerinde bir menekşe saksısı, yanında bir paket sigara (maltepe), paketin üstünde de bir kutu kibrit görünce bir sigara yakmak geçti içinden. Ressam hanım, içinden geçeni anlamış gibi, “Gelin size evdeki koleksiyonlarımızı göstereyim, Kahveyle birlikte bir sigara içeriz” dedi. “Rahatsız etmiş olmayayım; beyefendi hasta demiştiniz.”
“Yok etmezsin” dedi ressam. “O da sevinir. Evimiz şuracıkta.”
Birlikte çıktılar. Bir sokak ötede oturuyorlardı. Girişte bir zile bastı ressam. “Misafirimiz var” diye seslendi. Kapı ağzından uzun boylu, saçları dökülmüş, yaşlı bir adam gülümsedi onlara. Genç kadın, dört beş yaşlarındayken dedesini ziyarete gidişlerini hatırladı. Saçsız başını kaşıya kaşıya, “Senin babanın başı kel” diye kendisini kızdıran dedesi geldi gözlerinin önüne. Neredeyse, “Hayır, benim babamın saçları var” diye itiraz edecek; “Kaç tane var?” sorusuna da gururla, “Üç tane” diye cevap verecekti.
Ama beklediği olmadı. Yaşlı adam, tedirgin bir incelikle yana çekilip yol verdi. Perdeleri çekili salonun loş ışığı yüzünde dolaştı genç kadının. Bu da çok iyi geldi; içindeki sıkıntıyı dağıttı ve onda, bir eve değil de müzeye girdiği sanısını uyandırdı: Duvarlar, sehpaların, koltukların üstü, her yer resimle doluydu. L biçimindeki salonun bir ucundaki masanın üstünde kalın kalın albümler vardı.
Göz ucuyla adama baktı. Görünüşte kayıtsız bir yabancılık içinde, koltuğun kenarına ilişmiş, karısının gidip gelişlerini izliyordu. “Misafirimize koleksiyonlarımızı göstereceğim” diye iznini isteyen karısına başıyla bir olur işareti yaptı.
Ressam hanım, “Siz bakarken ben de kahvelerimizi pişiririm” diyerek masanın üstünden iki albüm alıp kucağına bırakınca, masaldaki gizli hazineyi kucaklamışçasına heyecanlandı genç kadın. Zarar vermekten çekine çekine ilk sayfayı açtı. Ve ansızın, inanılmaz bir rüya güzelliği başını döndürdü, Sersemlemiş bir halde resme bakakaldı.
Başını, sayfanın öbür yanına doğru çevirirken, az ötesindeki koltukta oturan o suskun adamın, hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemeyen keskin bir dikkat ve her şeyi öğrenmek isteyen hasta bir merakla yüzünü incelediğini hissetti.
Kahveler geldi, Uzatılan fincanı alırken, dökülür endişesiyle yer değiştirdi. Verilen bu bir sigara içimlik arada, ressam hanım, “İkimiz de akademiden olmadığımız için akademisyenler bizi ressamdan saymazlar ama gene de Resim Tarihi’ne geçmemizi engelleyemediler.” dedi buruk bir gülümseyişle. “İçlerinde, isimlerini söylesem bilirsiniz, bazıları, eşimin yaptığı resimleri ağlaya ağlaya öpmüşlerdir de sıra yazıyla söz etmeye gelince suspus olmuşlardır.” dedi. Öfke sesini boğuklaştırmış, önlenemez bir tiksinti yüzünü kırıştırmıştı. Bir süre hep birlikte sustular. Sonra konuşan gene ressam hanım oldu: “Eşim kendi adıyla anılan bir teknik geliştirmiştir” deyip yanındaki albümden birini açtı: “Bakın, eğer başka suluboyacıların resimlerini de görmüşseniz, aradaki farkı anlayacaksınız.”
Genç kadın, yeniden incecik yapraklar altında saklanan hazinelere döndü. Demin dolaştığı galeride fotoğraflarını gördüğü birkaç resmin özgünü bu albümdeydi. Ressam hanım, “Bunları yabancı müzelerden almak istediler, ama eşim, bizimkilere kalsın diye, razı olmadı” dedi.
Hiçbir şey söylemeden seyrediyordu genç kadın. Yüzünün beğeniş, hayranlık, saygı ve memnuniyet arasında değişen ifadesi yaşlı adamı, az önceki konuşmalar sırasında takındığı o yabancı tavrından sıyırmış, belirgin bir ilgilenişe yöneltmişti. Gururun kırıntısı bulaşmamış bir kendine ve eserine güven duygusu omuzlarını dikleştirmiş, yüz çizgilerini yumuşatmıştı.
Karısını dertlendiren nankör suskunluklar, tavır koymalar, ilgisizlikler onu hiç ilgilendirmiyordu sanki. Şimdi onun için şu karşısındaki iddiasız kadının tepkileri önemliydi. Sanatı hakkındaki hükmü o verecekti.
Genç kadını saran heyecan ona da geçmiş, her şeye yeniden başlama hırsı içinde kıpır kıpır bir insan olmuştu. Uzun süren bir bitkisel yaşayıştan sonra gerçek hayata dönmüş gibiydi. Adamdaki değişikliği fark eden karısı, mucizeyi gerçekleştiren kadına minnetle baktı, sonra sevgi ve şefkat taşan bakışlarıyla kocasını okşadı.
Resimlerin büyülü dünyasından geri dönen genç kadın karşısında, yaptıklarından dolayı “aferinler” almış iki küçük çocuk bulunca çok şaşırdı. “Güzel” ve “güzellik” uğruna harcanmış iki ömrün, her türlü şartlanmadan uzak bir insanın beğenisi karşısında duydukları memnuniyet ve yetinme içini sızlattı. Önyargısız bir değerlendirme çabası, içlerindeki o itilmiş ve unutulmuş olmak endişesini gidermiş, umutlarını tazelemişti.
Resimlere bakarken yüzündeki her kıpırtının izlendiğini bilmek alttan alta bir gerginlik yaratmıştı içinde. Albümün kapağını kapattı; daha fazla kalamayacaktı. Hemen kalktı: “Çok teşekkür ederim. Ellerinize, yüreğinize sağlık!” dedi.
Elini öpmek için eğilirken, “Duygularımı eşime de aktaracağım” diye ekledi. Yanaklarından sevgiyle öpen ressam hanım da, “Ne zaman istersen, gel canım” dedi. “Eşini de getir, o da görsün.”
Yaşlı adam, hiçbir şey söylemeden, belki de söyleyemeden, yüzünde bir çocuk mutluluğu, hararetle elini sıktı. Genç kadın, borcunu ödeyememiş bir insanın ezikliği ile kapıdan çıkarken duvarda, zarif bir çerçeve içinde, B. Rahmi Eyuboğlu’nun kilim desenleriyle süslü, kendi el yazısıyla, üste Osmanlıca, alta Latin harfleriyle yazıp yaşlı ressama ithaf ettiği bir dörtlük gördü. Okuyamasa da, o şair – ressamın, kendi duygularını da dile getirdiğine inandı, içi hafifledi, yüreği rahat, sokağa çıktı.
Şimdi eve, eşine doğru uçmak istiyordu.

 

(*)Hatice Bilen, Umursanmayan Kadınlar, Bilgi Yayınevi, Ankara 1989, ss: 125-132

Yorum Gönder