Taşın Başı – Yaşar Hadi Öner

Taşın Başı, köyün kıyısında iri iri taşların dizili olduğu yerin adıydı. Rahmetli Yetim Mehmet’in harmanı­nın tam kenarındaydı. Yetim Mehmet ta gençlik zamanında akrabalarının ve komşularının da yardımıyla şimdi çoğu yılların etkisiyle aşınıp taşınmış, üzerinde yosunlar bitmiş olan bu iri taşları dağlardan söküp kağnıya yük­leyerek getirmiş, yan yana dizmişti. Çünkü harmanın ötesinde alçala alçala ta Kızılırmak kıyılarına kadar inen dik bir bayır vardı. Yetim Mehmet o taşları oraya dizmese harmanın top­rağı yağmurla, fırtınayla bayır aşağı akıp gidiyordu. İşte o taşlardan dolayı o yerin adı, “Taşın Başı” olarak kal­mıştı.

Taşın Başı’nın hemen yanında köy yolu vardı. Yol yer yer üzeri yeşil otlarla kaplı, yer yer toprağı sıyrılıp gittiği için çıplak kireç taşlarının ortaya çıktığı bayırın ortasında kahverengi bir çizgi gibi uzanıp aşağıda söğüt ve kavak ağaçlarıyla çevrili bahçe ve bostanların arasından geçtikten sonra Kızılırmak’a ulaşıyor, daha sonra yine söğüt ve kavak ağaçlarıyla çevrili Kanlıçayır Çiftliği’nin bahçe ve bos­tanlarının arasında kayboluyordu. Bu bahçe ve bostanların bittiği yerde yine ortaya çıkıyor, kasabaya ait ekili oldu­ğu zamanlarda çeşitli tonlarda yeşil, ya da sarı, nadasa bırakıldığı zaman­lara ise kahverengi, birbirine dikilerek eklenmiş küçük küçük sayısız men­diller şeklindeki tarlaların arasında gittikçe daralan, dikkatle bakılmayınca görünmez olan kahverengi bir çizgi şeklinde uzanıp gidiyordu. Bu yol çok ilerde, çıplak tepelerin eteğinde yer alan kasabaya ulaşıyordu.

Yani Taşın Başı, kasabadan ge­lenlerin köye ulaştıkları, gidenlerin de veda ettikleri yerdeydi. Yakınları bir yere gidenler orada ayrılır, birilerini bekleyenler orada gözlerini yola dike­rek bekler, bekledikleri kişiler gelince de orada kavuşup “Hoş geldin” der­lerdi. Bu nedenle Taşın Başı köylüler için çok önemli bir yer idi.

Ama sonraları köylüler birer birer çekilip kasabaya, il merkezine, İstan­bul’a, hatta Almanya, Hollanda gibi Avrupa ülkelerine gittiler. Kısa bir zaman içinde köyde kimse kalmadı. Bir Tembel Mehmet; o da herhalde tembelliğinden, bir de Muhittin; fazla tarlası, bahçesi, bostanı, traktörü, sığırı sıpası olduğu için bir tarafa git­memiş, köyün başını bekliyorlardı. Onlar da ekini, bostanı kaldırdıktan sonra güzün çocuklarını okutmak için bir ev tutarak kasabaya taşınırlar, köydeki evlerinde hayvanlara bakmak için bir-iki kişi bırakırlardı.

Köy tam bir harabe şeklindeydi. Tembel Mehmet ile Muhittin’in evle­rinden başka birkaç sağlam ev kalmış, diğerleri yıkılıp gitmişti. Çoğu evlerde taş taş üstünde kalmamıştı. Tam bir savaş yerine dönmüştü. Bir ekmek savaşı köyü yerle bir etmişti. Köylüler, zamanla çocuklar arasında bölüne bölüne birer küçük mendil kadar kalan tarlaları kendilerini artık besleyemediği için çekip gitmişlerdi.

Fatma Ana işte o Taşın Başı’nda oturmuş, dalgın dalgın kasaba yoluna bakıyordu. Köye gelecek birilerini mi bekliyordu? Hayır, hiçbir beklediği yoktu. Aşağıda söğüt ve kavakların arasında bir görünüp bir kaybolarak yılan gibi kıvrıla kıvrıla akıp giden Kızılırmak’ın çağıltısını dinliyor, eski günlerini düşünüyordu. Çocukluğu bu köyde geçmiş, bu köyde evlenmiş, çocukları olmuştu. Kocası ölünceye dek tam dört çocuk doğurmuş, onların üçü ölmüştü. Bir oğlu kalmıştı yalnız­ca. Oğlunu asker etmiş, evlendirmişti. Oğlu diğer bir kısım köylüler gibi İs­tanbul’a gitmiş, bir iş bulup karısını ve çocuklarını, sonra da kendisini yanına götürmüştü. Lakin Fatma Ana bir türlü İstanbul’a alışamamıştı. Bir kere ha­vası kirliydi. Suyu da hem kıt, hem de iyi değildi. Sağa sola gitseler, bir adımlık yer için dünyanın parasını ödüyorlardı. Gittikleri yerde yiyip iç­meleri ayrı para, onları çıkarmaları, yani affedersiniz tuvaletleri ayrı pa­raydı. Üstelik İstanbul’da insanlar tuhaf bir hayat sürüyorlardı. Gerçi kendisi alışamamıştı ama gelini ve torunları hemen alışmış, tam anla­mıyla “kabak çiçeği gibi” açılmışlardı. Gelini, ki Molla Mahmut’un kızıydı, köydeki kara çarşaftan çıkmış, yalnız­ca bir baş örtüsüyle kalmıştı. Zaman zaman kısa kollu bluzlar giyiyor, blu­zun açık yakasından gerdanı görünü­yordu. Ya torunları?… Üç kız torunu vardı, üçü de daracık pantolon giyip boyanıp süslenerek geziyorlardı. Tam anlamıyla “tanko” olmuşlardı. Hele bir de İstanbullular gibi konuşmaya çalışmaları yok mu? … Onlar konuşur­ken çılgına dönüyordu Fatma Ana.

Birkaç kez gelinine ve torunlarına açılıp saçılmamalarını, bunun ayıp, hatta günah olduğunu söylemişti ama dinleyen kim? O öyle dedikçe ötekiler daha fazla açılmaya başlamışlardı. Hatta onu tersliyorlardı şimdi. “Sen karışma… Kocakarı… Kes dırdırı…” diyorlardı. Karşısına geçip onu daha fazla sinirlendirmek için hoşlanmadığı hareketleri yapıyorlardı. Bu hareketle­rin başında çiklet çiğnemeleri, yüzüne karşı şişirip şişirip patlatmaları geli­yordu. Oğluysa bu olanı biteni gördü­ğü hâlde görmezden geliyor, onların bu hareketlerine aldırmıyor, hatta neredeyse onlara katılıyordu.

Bu duruma bir sabreden, iki sab­reden Fatma Ana, üçüncüsünde da­yanamayıp oğluna çıkıştı:

“Karının, kızlarının durumunu görmüyor musun, oğlum?”

İlgisiz gibiydi oğlu:

“Hangi durumunu, anacağım?…”

“Açılıp saçılmaları, konuşmaları, hâl ve hareketleri…”

Saygıda kusur etmiyordu oğlu:

“Aldırma onlara… Burası İstanbul, herkes bu şekilde yaşıyor…”

Fatma Ana daha sonra gelininin tek başına çarşıya pazara, alışverişe de gitmeye başladığını görünce çile­den çıktı:

“Tek başına sokak sokak gezi­yor… “dedi.

Yine aldırmıyordu oğlu:

“Herkesin karısı yapıyor bunu.” diye karşılık verdi.

Torunlarının, hatta gelinini gizli gizli “erkekler gibi” sigara içtiğini gö­rünce dayanamadı artık. O güne dek hiç bağırmamıştı ama bağırdı oğluna:

 

 

“Karınla kızlarına bir çekidüzen vermezsen analık hakkımı helâl et­mem, oğlum…”

Oğlu yine alttan alıyordu:

“Bunu o kadar büyütme, anacı­ğım…”

Evde rahatı huzuru kalmamıştı Fatma Ananın. Gelini ve torunları artık onunla konuşmuyorlardı. Aslında bu küslüğü Fatma Ana başlatmıştı. “Su getirin” dese getirmiyorlar, yemeğe sofraya çağırmıyorlardı. Kendisi acık­tıkça mutfakta bulduklarını yiyor, su­suz kalınca gidip içiyordu. Bu şekilde bir süre daha sabrettikten sonra bıçak kemiğe dayandı. Çünkü gelinini ma­hallenin kadınlarıyla kâğıt oyunu oy­narken görmüştü. Artık sabredecek hâli kalmamıştı. Gelini, koskoca Molla Mahmut’un kızı, “Papaz oyunu” oynu­yordu. O gece oğlunu son kez uyardı:

“Ya karınla kızlarını yola getirir­sin, yoksa ben giderim…”

Oğlunun buna dayanamayıp ken­disinden yana olacağını sanmıştı. Bundan emindi de. Onu doğurmuş, saçını süpürge etmiş, babasızlığını belli etmeden büyütmüş, asker etmiş ve evermişti çünkü. Bunca hakkı vardı onun üzerinde. Ama oğlu aynı umur­samazlık içindeydi:

“İşten çıkınca kahveye gidip ar­kadaşlarla birlikte ben de kâğıt oynu­yorum, ne olmuş yani? deyiverdi.

Artık duramazdı Fatma Ana. O gece hiç uyuyamadı. Sabahleyin de köye dönebilmesi için otobüse bindir­mesini istedi oğlundan. Son isteğiydi bu ondan. Gitmeye karar verdiğini öğrenince gelini de, torunları da se­vinçlerini gizleyememişlerdi. Oğlu da”Gitme” dememişti. Bu onu kahretmişti tümüyle.

Köye döndüğünde henüz yıkıl­mamış olan evine yerleşti Fatma Ana. Bir yatağı, bir yorganı, bir eski hasırı, bir eski çaput çulu vardı. Birkaç da kap kaçak. Gündüzleri ırmak kıyısına doğru gidip çalı çırpı, kuru dal toplu­yor, ocakta yakıyor, birkaç parça tar­lasını ortaklığına ekip biçen Muhittin’in verdiği unla, bulgurla idare ediyordu. Muhittin aynı zamanda uzaktan akrabasıydı da. Arada uğrayıp hâlini hatı­rını soruyor, bir isteği varsa yerine getirmeye çalışıyordu.

Kışları kuru dal, tezek yakıp ısı­narak, yazları ırmak kıyısında gezinip serinleyerek birkaç yılı geçirdi Fatma Ana. En çok da Taşın Başında otur­du. Gözlerini dikti kasabanın yoluna ve hep gözledi. Beklediği falan yoktu. Ama kendi kendine itiraf etmese de gizliden gizliye birini bekliyordu: İstan­bul’daki oğlunu. Gelip ondan özür dilemesini, gelini ve torunlarını “yola getireceğini” söylemesi ve yanına götürmesini umuyordu. Ama fazla değildi umudu.

Artık iyice yaşlandığı için yüre­ğinde çarpıntılar, başında dönmeler sıklaşmıştı. Yakın bir zamanda, büyük olasılıkla Taşın Başı’nda yığılıp kala­cağını, belki de günlerce kimsenin bundan haberinin bile olmayacağını biliyordu. Ama er geç birilerinin, ya Muhitinin, ya Tembel Mehmet’in, ya da onların çocuklarının kendisini bula­cağından ve götüreceğinden emindi.

Ve Fatma Ana, Taşın Başı’nda kasabanın yoluna bıkmadan usanma­dan bakmayı sürdürüyordu.

Yorum Gönder