Rozalya Ana – Sevinç Çokum

Mart rüzgârının kırbaçladığı kadınlar, ıslak küçük tezgâhlarına sıraladıkları yeşil soğan, kırmızı turp, kuru sarımsak ve şakayık, lale demetlerinin gerisinde durmuş, bekleşiyorlardı. Havanın rengi koyulaşıp, caddeyi iş dönüşlerinin kalabalığı sardığında otobüslerin ve tramvayların aydınlığı bu kıpırtısız kadınların beyaz yüzlerine değip değip geçerdi. Yağ-murlar değip değip geçerdi. Anlamsız bakışlar değip değip geçerdi. Mağazaların boş camekânlarına, kirli floresan aydınlığı ile birlikte çöken kasvet, kepenklerin indirilmesiyle silindikten, yolun ıslak sessizliği geri gelinceye kadar bu insan akışı devam ederdi.
Elceğizleri kızarık, bükük, kalın kaba hırka veya yeleklerinin ceplerinde ısınmak için depreşip dururdu. Bazen de bu eller, kul görünüşünde göğüslerinin tam altında birleşip toplanmış olurdu. Bunlar hiç mi kadın olmadılar Tanrım? Hiç mi güzel kokuların, yumuşak yastıkların, inceliklerin, aşkın, sevdanın yanında bulunmadılar? diye sorası gelirdi insanın. Ama bu kadınları mutfaklarda, sıcak ocak başlarında çoluk çocuk içinde görmeliydiniz. Konuşkanlıkları duvar aralarına sığmaz taşar, yegâne zenginlikleri altın dişleri parlar, yalancı küpeleri şavklanırdı kulak uçlarında…. Elleri, yüzleri, kokuları kadınlaşırdı velhasıl.
Demetçiklerden belliydi yoksullukları. Sapların üçü dördü bir aradaydı ve yoldan gelip geçenlerden bazıları kırmızı turpların parıltısına kapılır, başları döner, ağızlarında baharlı yakıcı bir tat ararlardı. Şapkalı, yün başlıklı, kalpaklı, hiçbir zaman bir daha hatırlamayacakları bir kalabalık akıp giderdi… Tezgâhlarda demetçikler eksilmeğe başladıktan sonra ısınır ve canlanırlar arada bir konuşurlardı birbirleriyle.
-Hey Rozalya Ana! Senin kızdan haber var mı?
-Geçende bir mektup aldım. İyiymiş…
-Bu kışı bakalım nasıl geçireceğiz?
-Ah bir dükkâncık açaydık şuralarda. Bir lokanta…
Feride’nin gösterdiği köşede turşu ve hayvan bağırsağı kokan ve kanlı önlüklü adamların girip çıktığı o camekânları kirli floresan aydınlığını kuşanmış mağazanın yerini küçük temiz bir çiğ börekçi dükkânı alır, ışıklı, sıcak buğulu bir cam, buzlu mavisiyle belirirdi o an.
-Dur bakalım Feride… Hele evler bitsin de… Daha bir yıl oldu Kırım’a geleli. Hem dükkân açmaya izin verecekler mi bakalım?
Rozalya Ana evini düşünürdü. Yarı yarıya örülmüş duvarlarıyla penceresiz kapısız evciğini… Mavi kırmızı daçalar gibi olamazdı o ev elbet. Onlar mağrur çatıları, kâğıt süslemeler benzeri nakışlı pencereleriyle ağaçların arasında, ta çarlık devrine uzanan sessizlikleriyle belirirlerdi. Onun evi toprak üstünde baharın baş veren sarı çiğdemler gibi olacaktı…
-Kıza bir yün başlık ördüm bir gecede… Gideceği güne yetiştirdim… Ben oralarda da bizdeki gibi kıtlık var sanırdım, “İncinar kızım, bir şeyler sarıp vereyim yanına, dedim… Aman aç kalırsın oralarda…” O güldü ve dedi ki; “Ana oralarda her şey boldur. Sen beni merak etme.” Doğru mu dersiniz? Ne ararsan yığılıymış pazarlarda… Eh doğrudur belli ki. İncinar’ım yalan söylemez…
-Öyleymiş be Rozalya öyleymiş, dedi Feride. Ve sesini hantal, etekleri çamurlu bir tramvay ezip geçti.
Rozalya kumralına aklar karışmış saçlarından kayan güllü yün şalını düzelterek,
-Yaza gelecek İncinar, dedi. Belki ben pencereleri takarım o zamana kadar. Bahçenin bir yanına çilek saçarım… Çünkü içime derttir. Bir gün “Ana..” demişti. “Canım çilek ister..”, Anayım, bu söz üstüne durulur mu? Gittim pazara… Baktım çileğin kilosu 100 ruble… Burda geçimli bir adamın maaşı 300 ruble… Pazara vardım. Çilekçinin sepeti basında düşüne kal-dım öyle. Bir kilosu 100 ruble… Alsam mı almasam mı? Peki evin duvarını neyle öreceğim? Evin malzemesi altın fiyatına… Benim kızım ak kuğu kızım eski vakitler olacaktı da eski vakitler, alacaktım o çileği… Ama Özbekistan’da bol bol bulurduk pazar yerlerinde. Çanak çanak yerdik. Şimdi böyle oldu. Dar günlerdir, Orası da bizim sürgün yerimizdir. Burası ise vatanımız. Vatanımızda aç kalsak da razıyım,
-Demek okumaya gitti İncinar İstanbul’a… Şanslıymış kızın Rozalya Ana, dedi Sakine…
-Kazandı işte imtihanları… Benim kız, yamandır. Şimdi orda iki yıl durup ondan sonra nasıl derler, bir kademe daha yükseğe çıkacak…
-Desene senin kız profesör olmağa niyetli…
-Öyle Öyle… dedi Rozalya. Ama biz bu hasretliği bitiremeyeceğiz. Nereye varsak oraya gelecek bizimle Sakine…
-Aman Rozalya zaman nedir ki, üfleyip geçiverir. Bak yaza gelecek diyorsun…
-Gelecek inşallah… Hüda nasib ederse…
Hele Rozalya için zaman neydi ki… Yetişeceği bir şey değildi artık zaman… Gençliği ötede kalmıştı. Bir trenden el ediyordu, arkadan sıkma başörtüsü, duru yüzü, çekme gözleri, hüzünle bükülü dudaklarıyla… Tren sarsılarak pamuk tarlalarının arasından geçiyordu… Ve sarı toprağın ötesinde bir yerde kara bir nokta olarak kayboluyordu. Gençliği buydu ne zaman hatırlasa…
Burada toprakla balçıkla sorumluluğunu duyduğu çadır evlerin insanlarıyla komşuların sümüklü küçük çocuklarıyla yaşıyordu. Erkekler azlıktaydı şimdilik. Çünkü çoğu Özbekistan’a birkaç kuruş para edinmeye gidiyor, evcikleri kadınlara emanet ediyorlardı. Tabiî daha çok Rozalya Ana’ya… “Ana biz Semerkant’a gidiyoruz. Hanımlar balalar sana emanet. Kapı baca sana emanet. Biz gidelim de bir şeyler satıp para tedarik edelim. Dam için para lazımdır Aman milisler gelip de yıkmasınlar evleri…” “Siz meraklanmayın…” derdi Rozalya. “Bana güvenin. Rozalya Ana’yım ben. Yıktırmam evcikleri. Gözünüz arkada kalmasın.”
Giderlerdi. Yün başlıkları, çamurlu kaba çizmeleri, kızarmış yüzleriyle seçilen bu adamlar gittikleri gibi ortalığa terk edilmiş şehirlerin ıssızlığı çökerdi… Rozalya Ana için değişen bir şey yoktu. Kocası Mustafa buraya gelmeden önce ölmüştü… Görememişti sarı evciğin şu yarım duvarlarını… Acaba Rozalya görecek miydi bittiğini? Düşünür düşünür Sakine’nin evinin iki göz odasından birinde geleceği şekillendirmeğe çalışırdı Rozalya Ana. Sakine’yle geceleri uyumayıp, düzlüğe yayılı ve çoğu karanlığa gömülmüş evlerin sessizliğinde konuşup dertleşirlerdi… Göç, göç, göç.,.. Rozalya kendini bildi bileli bu sözdü evlerini, tarlalarını, göklerini, sularını kuşatan. Hep o duyguyla yarımlıkla yetimlikle bakınırda çevresine. Çocukken de şimdi de… Ama İncinar, gülmek için yaratılmış kızı bu acıları pek bilmezdi… Bilse bilse herkes gibi yokluğu bilirdi o kadar. Onu da göstermiş miydi Rozalya Ana? Hayır. Bir tek o gün 100 rublelik çileği alamamıştı. Bu da zaten içinden çıkmıyor, pençe saldı…
-Demek çilek saçacaksın toprağa? İyi de para eder desene Rozalya Ana? Biz de saçalım öyleyse…
Rüzgâr kadınların son cümlelerini savurup dağıttı… Satılmamış birkaç demetçik, bez torbalara konuldu ve yolun ötesinde donuk aydınlığıyla tenhalığı yüklenmiş hurda bir otobüsle, resimleşmiş sürücüsü belirinceye kadar beklediler. Sonra bir süre ısınacakları otobüse aceleyle daldılar.
Hiç konuşmadan sadece çözülen buzun çıtırdaması gibi kemiklerini yavaştan saran ılınmaya bıraktılar kendilerini… Neden sonra Rozalya Ana güvenli, dik bir sesle Rusça,
-Bizi çadırların orda yol kıyısında bırak!.. diye seslendi.
Rozalya Ana ilk başlarda sürücülere bu sözü nasıl da çekingenlikle örtülü cılız bir sesle söylediğini düşündü ve atkısının altından sessizce güldü. Çökük omuzlu, sarışın sürücü aynadan geriye göz atıp bu üstlerindeki çula çaputa bürünmüş erkekten ayırt edilmeyen suskun kadınların arasında sesin sahibini aradı, bulamadı.
Oraya indiklerinde karanlığı nakışlayan tek tük lamba aydınlıklarıyla kucaklaştılar. Ve daha çok gökteki puslu ayın yardımıyla derin balçığa bata çıka çoğalan köpek havlamaları arasında kendi evciklerine yöneldiler.
Rozalya Ana hemen her akşam, Batur Can’ın akordiyonunun sesiyle akşamı bulurdu. Akşam demek bu sesti. Ve kışın aysız yıldızsız solgun göklerini bu ses bezerdi. Ay ve yıldızlar oldu mu daha şenlikliydi akşamlar tabiî. Batur Can’ın eve gelişi, taksisini evin bir yanına çekip tepesi sivri ve yüksekçe kara fotürü ve ince uzun bedeniyle ordan burdan vuran aydınlıklarda belirişiyle anlaşılırdı. Çocuk sesleri o gelince çoğalır ve karanlık düzlükte yankılanırdı. Batur Can, Rozalya Ana’nın çoğu zaman duvar önünde yaktığı ateşe ısınmaya gelirdi… İlk ısınması böyle olur, bu davranışını bir uğur sayardı sanki.
-Babangilden bir haber var mı oğul Batur?
-Bu ay sonu gelecekmiş, biraz malzeme getirecek Semerkant’tan. Eve bir göz oda daha ilave edeceğiz bakalım…
-İyi olur ya… Bir gelin gelse nereye oturtacaksınız?
Rozalya Ana ne zaman kızdan, gelinden söz etse o çekinmesiz adam utanır, şapkasını düzeltir kalkar giderdi.
Rozalya Ana orada ateş yakmayı gelenek haline getirmişti. Sanki yaktığı bağımsızlık ateşiydi… Taş taşıyan, duvar ören adamlar, arada Rozalya’yla ayaküstü sohbete gelen kadınlar her biri avuçlarıyla birkaç tadımlık sıcaklık alıp giderlerdi. Rozalya oralarda dolanan kaba çizmeli, yün başlıklı adamlara bakar da yaşasa benimki de dolanacakta buralarda derdi. “Terek merek dikecekti şuralara.”
Alevler çekilip yatışınca közüne patates soğan gömer, çevredeki çocuklar pay düşsün diye gelip bekleşirlerdi. Kiminin sümüğü burun deliğinden uzayıp ağzına girer, çocuk açlığı gitsin diye mi nedir dudağının ucuyla usuldan, yalardı onu. Kimi de pantolonunu ıslatmış olurdu da soğukta bacağına yapışan ıslak paçalarıyla ateşin yanında közdeki patatesleri beklerdi.
Kendi memleketlerinde dışardan gelmiş birileri olarak dolaşmanın sızılarını duyarak bazen çocukları alıp Salgır kıyısındaki parka giderlerdi, O zaman bu her günkü kalın kaba kumaşları, yelekleri atıp iyi günlere sakladıkları yıllanmış mantolarını giyerler, yenice allı güllü eşarplarını veya yün başlıklarını takarlardı. Rozalya Ana kırmızısı solmuş, anasından kalma önemli günler için ayırdığı şapkasını giyerdi. Suları azalmış Salgır Nehri’nin parmaklıkları boyunca yüzlerine vuran su serinliğini duyarak yürürlerdi. Eskiden taşarak güldür güldür akan bu su sonraları her şey gibi küskün akar olmuş…
Batur’un babası Temir Can söylerdi ya: Biz gideli bu yerlere bir hal olmuş… Beti bereketi kalmamış toprağın…
Bu sözleri hatırlayınca gözleri Baturların penceresini buldu. Sessizdi pencere. Genç adamın geçen yıl diktiği boylu terekler rüzgârda ses veren kamışlar, neyler gibi sızlanıp duruyorlardı.
-Balam Gülşah! Nerdedir bu Batur Can?
Feride’nin kızı,
-Bilmem ki Rozalya Ana… dedi. İşi çıkmış olmalı.
O da emanet değil mi Rozalya’ya? Yoksa birilerine uyup votka içmeğe mi gitti? Şu büyük otelin girişindeki atari oyunlarına mı daldı yoksa
-Neyse.. Gelir elbet Gülşah Bala’m…
-Ey ana anlatsana sizin o büyük evi?
Bu büyük ev Rozalya’nın baba ocağıydı ve hâlâ közü yüreğini dağlardı hatırladıkça…
-Ben beş yaşındaydım ama iyi biliyorum o evi… Balaban, Savaşta bizi burdan göçürdüler ya, işte o zamandır bu zamandır bir daha içine giremedik. Şimdi Ruslar otururlar. Koca kütükler yakıp ısınırdık ocağında. Hani saraydan farksızdı. Bizi o kara vagonlara tıkıp sürdüklerinde ben beş yaşındaydım. Bir ayda vardık oralara. Yollarda ölen ölene Gülşah Bala’m. Atardılar öleni hayvan yavrusu gibi yolun bir kıyısına. Taşıdığımız canın kıymeti işte bu kadardı. Sonra vardık Semerkant’a. Anamı babamı pamuk tarlalarına aldılar. Yer altındaki barınaklarımız mezardan farksızdı. Ciğerlerimiz, derilerimiz birbirine yapıştı, toprak altında çok kırılan oldu bu yüzden. Kimimiz de ölmeden öldük yer altlarında anlayacağınız. Nice zaman sonra çıktık, yeryüzüne balam. Öyle alışmışız ki o mezar evlere, yeryüzünü yadırgadık, huyumuz suyumuz değişir oldu. Artık ağlamayı, inlemeyi bıraktık, gençtik körpeydik… İştahlandık, hırslandık… insanoğlu budur işte. Aldıkça almak ister yeryüzü nimetlerini… İşte böyle olduk.. Sürgün sızılarımızı kalplerimizin derinlerinde sakladık. Zaman zaman çıkarıp onu, ağladık.
Feride eli belinde, küpelerini sallayarak geldi..
-Biz de güldük be Rozalya Ana. Niye gülmeyelim? Özbekistan gül diyarı a canım… Güldük biz de. Sevdik sevildik.
Feride’nin birkaç altın dişi akşamın karanlığında parıldayıp göz aldı. Rozalya ise,
-Ah ah gençliğimiz! dedi. Güldük gülmesine de hep bir örnek entarilerimizle pamuk toplayan kadınlar olduk Ferideciğim. Gülüşümüz, sürgün gülüşüydü be anam…
Bunları söylerken Rozalya işlemeli cepken, bilekte boğumlu şalvar ve pullu fesleriyle bir gül dalından öbürüne koşan, seken ve uzun parmaklarını dile getirip raks ettiren Özbek kızlarının arasından kendi boylu hayalini kırmızı kaftanı, gümüş kemeriyle belli belirsiz seçti. Gülşah,
-Rozalya Ana o şirin çöreklerden ne zaman edeceksin? diye sordu.
-Ev bitince, dedi Rozalya. O zaman Batur Can da akordiyon çalıp bizim yırlarımızı söyleyecek coşkun coşkun… Biz de kaytarmalar oynayacağız.
Bahara mı biterdi, seneye mi? İşte ne zamansa… Bir de evin yanına tamgalı gök bayrağı astı mı, giden ömrü geri gelecekti. Batur Can “Bayrağı ben getirip dikeceğim şuraya Rozalya Ana” demişti. Ne güzel… Rüzgârda üfül üfül sallanıp duracak şanlı geçmişin albenisiyle. O zaman “Haydi çalın bakalım balalar, oynayalım!” diyecek Rozalya Ana… Ve gençlik günlerini hatırlayacak elbette. Şimdi şu ocağı yakıp ısınmayı unutmuş ellerini ateşe yanaştırdığında kılcal damarlarına kanı nasıl zorlanarak yürüyorsa, ıslak seyrek kirpiklerinin arasından ateşe bakıp duracak o günlerin buğusuyla Rozalya…
-Rozalya- Rozalya… Sana bu adı kim verdi?
Batur Can bir gün nerden geldiyse aklına, soruvermişti işte.
-Anam Raziye olsun istermiş. Ninemin adıymış. Lakin Urus, yazıvermiş nüfusa Rozalya diye… Rozalya Raziye’den daha güzel demiş… Anamla babamın da kulaklarına hoş mu gelmiş ne, Rozalya olup çıkmışım.
Batur Can,
-Sana Güldalı desek olmaz mı Rozalya Ana? diye sormuştu.
Rozalya’nın duru beyaz yüzü tomurcuk pembesi gibi renklenip,
-Olur elbet Batur Can, demişti. Olur da… Ben kendimi bildim bileli Rozalya’yım… Hem Güldalı adı benim neyime?
Batur’un arabası çamurlu balçık arsada hoplaya zıplaya bir telaşın belirtileriyle gelip durdu… “Batur Can’ın telaşı ne ola?” deyip bakıştılar… Arabayı durdurmasıyla kapıdan çıkması nerdeyse bir oldu Batur’un.
Rozalya Ana! Milisler evleri yıkacaklarmış…
Rozalya Ana kapısız damsız dört duvarın önünde de gitti geldi… Yüreği darlandı, sırtı terledi. Çadır evlerin üstünde dinlenen, gecenin açık gri göğüne baktı… Evlerin karaltıları boyunca geniş düzlüğü ölçüp biçti… Evin etrafında yukarılardan inmiş bir dişi kurt gibi soluyarak dolandı… Şimdi daha da incelmiş görünen gövdesiyle kıpırtısız can sıkıcı bir hayale benzeyen Batur’un canlı olduğu bir tek sigarasının büyüyüp açılan ateşiyle belliydi.
-Hele Batur Can, Hüda yardımcımızdır. Büsbütün arkasız sanmayalım kendimizi. Gelsinler hele… Gelsinler bakalım göreceklerini görsünler. Şimdi tez şu neft tenekelerini getir buraya…
Batur’un gözleri yalımlandı. Rozalya Ana ulu bir çınar misali dimdik duruyordu önünde…
-Rozalya Ana, dedi adam. Sesi titreyen kuru bir dal gibi iniltiliydi. Rozalya Ana yoksa, yoksa kendini mi yakacaksın?
-Önünde ömrü olanın şaşkınlığına bakın hele! Gençlik işte. Koca Rozalya yaşadığı kadar daha yaşayacak değil ki… Şu evlerimiz, yurdumuz Kırım için birinin kendini feda etmesi iyi mi olur, kötü mü? Kibritini ver Batur Can… Öyle yeni doğmuş tay gibi bakma… Ver dedim. Hadi!
Genç adam ceketinin cebinden çıkarttığı kibrit kutusunu bir zaman sanki bir el bombasıymış gibi korkuyla avucunda tuttu. Hani kibrit taneleri alev almışcasına avucunda sızılar, acılar duydu…
-Haydi Batur, ver kibriti!
Batur bu kararlı sese, daha doğrusu emre direnemedi. Kibriti uzattı. Sonra da,
-Rozalya Ana yanarsak hep birlikte yanarız. dedi. Külümüz şuraya yığılmalı ve rüzgâr onları tohumlar gibi saçmalı şuralara. Ve işte o külün üstüne yeniden kurulmalı bu evler.
Bu sözlerle Rozlaya’nın yüreğindeki ağırlık kalktı, Şimdi oraya gücünü Rozalya’dan alan kararlı bir kalabalık birikmişti.
-Feride, Sakine, Ali ne duruyorsunuz? Taşıyın neft tenekeciklerini şuraya! Haydi!.. Ayı Dağı başlarına yıkılsın. Gelsinler! Yüreğinize korkuyu sızdırmayın sakın. Gelsinler! Bakalım Rozalya Ana’yla baş edebilecekler mi?
Hepsi de gözlerini karanlığın ilersindeki belirsiz noktalara dikerek bekleştiler. Neden sonra, bozkırın siyah örtüşü kıpırdandı ve motor uğultuları sessizliği sarsıp titretti. Milis arabalarının yanar döner lambaları, siren sesleri yaklaşırken bir de buldozer, avını arayan aç ve iri bir mamut iştahıyla geride belirdi. Siyah örtüsü kıpırdanıvermişti bozkırın…
En öndeki arabadan inen milislerden biri kalabalığın biraz ötesinde durup hiçbir heyecanın sızmadığı, o paslı durgun sesiyle Rusça, alacaklarını alıp evleri boşaltmalarını söyledi.
Kalabalık taşlaşmış bir hâldeydi. Adamın sesi bir daha yankılandı bozkırda.
Rozalya Ana uzun boyu ve güçlü gövdesiyle birkaç adım öne çıktı.
-Ya kırk dördüncü yılda elimizden aldığınız evlerimizi verin, ya da çekip gidin buradan. İlişmeyin evciklerimize! Yok eğer ilişeceğiz derseniz, işte şu tenekedeki nefti üzerime döküp kendimi yakacağım.
Ardından Batur’un, Feride’nin, Sakine’nin öteki komşuların sesleri geldi…
-Evet, Biz de yakacağız kendimizi. Biz de… Gelin yıkın bakalım.
Adamlar bu sözlerdeki gerçek payını araştırarak öfkeli soluyuşlarla o kara gölgelere baktılar. Sonra tekrarladılar isteklerini… Rozalya Ana avucuna hapsolmuş kutudaki kibritlerin sesini duydu adeta.
“Yak bizi, hadi ne duruyorsun?.”
Şimdi çok eskilerden bu toprağın kıyısından bucağından ıslıklı bir rüzgâr eserek hanların, atalarının, anasının, babasının ve yoldaşının kemiklerinden sesler getiriyordu… Sanki dağ taş konuşuyordu Rozalya’yla. “Korkma! Biz burdayız. Biz senin yurdunuz, senin atan, baban, anan, yoldaşınız. Taşın, toprağın, ağacın, çiçeğin… Korkma!”
Sanki bir asır süren bir sessizlik, bir karar anıydı bu. Neden sonra, bir motor homurtusu kapladı bozkırı. Yüreklerdeki sevincin sesiyle birlikte. Gidiyorlar. Karanlık yutuyor onları. Göğün aklaşmış grisinde belirmiş bir yıldız gülümsüyor.
Kalabalık dağıldıktan sonra Batur biraz oyalanmış ne diyeceğini bilemeden öylece durmuştu.
-Haydi Batur, gayrı gelmezler bir daha… Kolay kolay demek istiyorum. Ancak ben bu gece hiç uyumadan nöbet tutarım. Sen var git aşını ye.
Batur yaklaşıp Rozalya Ana’nın yiğitliğinden gözleri kamaşmış olarak,
-Sağol! dedi.
Uzanıp Rozalya’nın elini öptü. Göğün o parlak yıldızından mı, biraz ötede küllenmiş ateşin ılık ılık yüzüne vurmasından mı, bilemedi, Batur ona her zamankinden farklı ve sevgilerin en deriniyle bakmıştı. Bu bakışla o tay gibi toy, kendini bulamamış Batur görmüş geçirmiş, hayatı kavramış bir adamla yer değiştirdi. O sersem Batur gitmiş, yerine şu köz gibi içten içten yanan biri gelmişti. Bunu görmek, bunu anlamak, Rozalya’yı nekâhat dönemindeki hasta gibi mecalsiz, bitkin bıraktı. İçinin hasreti olan kızı İncinar birden Batur olup çıktı.
-Oğul can! diyecekti, diyemedi. Ne tuhaf… Batur da ona Rozalya Ana diyemiyordu. Sonra nasıl olduysa Batur uzaklaşıp evine girdi. Küçük penceresi donuk sarı bir aydınlıkla belirdi. Ve uzun zaman karaltısı perdenin arkasından çekilmedi. Gece boyunca belki Rozalya’yı yüreklendirmek, ona güç vermek için akordiyon calıp, hüzünlü yırlar söyleyerek bir şeyler anlatmağa çalıştı. Rozalya ise çok yol aşındırmış yorgun bir dişi kurt misali evlerin arasında dolanıp, bir zaman sonra Sakine’nin evine girdi. Gece boyunca kar içinde bulunmuş bir avuç şaşırtıcı çiçeğin rengi, kokusu öylece yatlığı yerde uyanıp uyanıp bulduğu bir şey oldu. Başını Batur’un sevgilerin en deriniyle bakan gözlerinin kıyısına koyup uyudu.
Ertesi gün Rozalya Ana, turp ve soğan demetçiklerini şehre satmağa götürmeden önce, Sakine’nin duvara asılı kırık aynasına o bakışı ararcasına baktığında güzelleşmiş bir yüz gördü. Aynada Semerkant’ta bıraktığı gençliği gülümsemekteydi. Sonra kendisindeki değişmeyi çözmeğe çalıştı. Kendi hayal gücünün bir yansıması mıydı bu? Sonra “Bu neydi?” diye sordu kendine. “Bu neydi?” Dağlara sordu. Ağaçlara… Bahçede o sabah belirmiş, henüz gözleri yumulu ak laleye sordu. Ne olduğunu bilemedi de… Bozkırın çamurunda Batur’un erkenden sürülmüş arabasının izinden başka bir şey yoktu.
Batur’a ne olmuştu peki? O günden sonra ne terekleriyle ilgileniyor, ne Rozalya’nın yaktığı ateşte ısınmağa geliyor, ne yüzü gülüyor, ne de göze görünüyordu. Hayal gücünün yanılması… Evet evet. Batur eski sersem Batur’dur. Genç cahil…
Rozalya, hayallerle örülü bir yastığın kıyıcığında uyumaktan vazgeçip yeniden Rozalya Ana oldu. Semerkant’taki gençlik esintileri dindi, güllerin yaprakları dökülüp savruldu gitti. Tren penceresindeki çekme gözlü, ince hayal kayboldu. Yerine lastik çizmeli, yün yelekli Rozalya Ana geldi.
Bir gün Batur’un babası Temir ve anası Şefika Semerkant’tan döndüler. Güneşli yüzler ve yorgun gülümsemelerle… Rozalya Ana onların şerefine çörek yoğurdu, balalar sevinçlerinden koşturup durdular bozkırda.
Temir-Can,
-Biraz malzeme getirdik- Evin öteki odası için, diyordu. Eee anlatın biz oralardayken ne gibi işler oldu? Milisler gelmiş öyle mi Rozalya Bacı? Karşı durmuşsun onlara… Kendini yakacak olmuşsun.
-Eh öyle gerekti. dedi Rozalya.
O akşam Batur’un ailesi Sakine’ye konuk olmuşlardı… Batur da gelmişti. Koltuğunun altında bir paket vardı. Günlerden sonra Batur’la ilk defa böyle yan yana düşmüştü. Eski Batur’du Anasından babasından cesaretlenip Rozalya’yla senli benli konuşmuştu işte. Geç vakit; dağılırlarken paketi Rozalya’ya uzattı.
-Söz vermiştim ya… İşte getirdim.
Rozalya Batur’un oradaki kalabalıktan bir an sıyrılıp araya sıkıştırdığı o iki üç dakika içinde paketi açtı. Tamgalı gök bayrak… Yüreğinin kabuk tutmuş damarları, ebedi karları kıpırdayıverdi yerinden.
-Hay çok yasa Batur Can… Bunu evin yanına dikiverelim… Üfül üfül dalgalansın olmaz mı?
-Olur, dedi Batur…
Ertesi gün uzun tahta direği sürüyerek ardına taktığı küçük bir çocuk ordusuyla Rozalya’nın kapısına vardı… Çocuksu taşkınlıklarla bayrak direğini evin bir yanına dikti. Bayrak göğün mavisiyle kucaklaşırken, Batur bozkırı saran çocuk sesleri arasında egemenlik ilan etmişcesine gururla, keyifle dolanıp duruyordu. O günden sonra bu bayrağın altında çadır evlerin insanları için resim çektirmek bir gelenek haline geldi.
Birkaç gün sonra Batur’un babası Temir Can altın dişlerinin parıltısıyla gülerek pazara gitmek üzere sepetlerini düzelten Rozalya’ya yaklaştı.
-Hayırlı sabahlar Rozalya!
-Hayırlı sabahlar olsun Temir Can…
-Oh oh, sepetlerde turplar, laleler, soğanlar göz alıyor.
Gümüş saçlarına solgun güneşin ışığı vurarak diyeceğini bir türlü diyemeden dikildi orda…
-Bana bir şey mi diyeceksin Temir Ağa?
-Evet Rozalya Bacı… Şunu diyecektim. Gömlek cebinden sigara paketini çıkarıp bir tane yaktı.
-Bizim Batur’dan söz edecektim Rozalya. Rozalya’nın içindeki ebedi karlar depreşip ha-reketlendi yine… Yüzünü sepete eğerek sordu:
-Ne olmuş Batur Can’a?
-Bir şey olduğu yok. Lakin çağıdır… Onu evlendirmek gerek diye düşünürüz.
Rozalya ak, sarı lalelerin üzerlerini nazikçe, dokuma bir bezle örttü.
Doğrulduğunda,
-Elbette Temir Can, dedi. Çağıdır.
-Bizim Rıza’nın kızını isteyeceğiz. Pazar günü nasipse gitmek isteriz evlerine. Yalnız Batur’un anası çekingendir. Ağzı var, dili yok,.. Bizimle gelir misin kızı istemeğe?
Rıza şehre yakın bahçeli bir evde oturuyordu. Yurda ilk dönenlerden… Ruslardan satın aldığı o evi yıktırıp yeniden yaptırmıştı… Çünkü Ruslar senelerce o evin bahçesinde domuz beslemişlerdi. “Ne de olsa domuzların nefesi sinmiştir o eve.” demişti Rıza. Rıza’nın kızı gelinlik çağına geliverdi demek…
-Şefika’yla aklımıza koymuştuk kızı. Batur’a açtık. Karşı çıkmadı.
-Batur Can kızı görmüş müdür?
-Elbet Rozalya Ana, görmeden istekli olunur mu?
-Pekala Temir Can! Gideriz birlikte elbet… Mademki benim de gelmemi uygun gördünüz.
O pazar Rozalya iyi günlere sakladığı rengi atmış kırmızı şapkasını ve mantosunu giyindikten sonra, Sakine’nin kırık aynasında belki o günden sonra aylarca bakmayacağı yüzüne bir kere daha baktı. Kırmızı şapkası yüzünün duru aklığını meydana koymuştu… Alnına düşen aklaşmış bir saç tutamı, yarı açık kapıdan giren kıştan kalma esintiyle hırçın bir kızın saç telleri gibi silkelenip savruldu… Rozalya bu kendine karşı çıkan asi telleri çarçabuk şapkasının içine sıkıştırdı. Öteden, Temir Can’ın karısı seslenmekteydi.
-Rozalya, Rozalya hazır mısın komşum? Gidiyoruz.
Sonra bu sese Batur’un ateş kıyısına sokulduğu zamanlardaki yumuşak sığınmalı sesi eklendi.
-Rozalya Ana, Rozalya Ana!..
Rozalya’nın yüreği sımsıcak analık duygularıyla doldu. Yüzünü aynadan çekip aldı… Zembil benzeri saplı büyük çantasını koluna taktı. Kalın topuklu kara pabuçlarını giyindi. Bozkırın üstünde dinlenen solgun gün aydınlığına aceleyle çıktı.

(*)Sevinç Çokum, Rozalya Ana, Ötüken Yayınları, İstanbul 1997, ss: 7-23

2 Yorum Var

  1. güzel paylaşım bilğiler için teşekkurler

    googlegarantikazan tarafından 11 Ağustos 2013 tarihinde gönderilmiş.

  2. Hikayeyi okudum çok beğendim.Kadın kahraman Rozalya Ana üzerinden bütün kadınların yaşam karşısındaki güçlü mücadelesi anlatılmış.

    Ülkan Toprak tarafından 02 Şubat 2016 tarihinde gönderilmiş.

Yorum Gönder