Gövde ve Yaprak – Sabahat Emir

Profesyonel mankenlik yapan kızımız uzun süredir gezdiği erkek arkadaşıyla birlikte oturma kararı alıp evden ayrıldığından beri Beh­çet’le ikimiz feleğimizi şaşırmış bir hâldeyiz. Ne kadar modern, ne kadar anlayışlı ve hoşgörülü olma­ya çalışırsak çalışalım, kızımız için evlilik formülünün dışında bir be­raberliği kabullenemiyoruz.

Kızımız ise gayet rahat (her zaman, her konuda rahat olmaya biz alıştırdık) bir tutum içinde “Bi­zimki ön evlilik” diyerek kararını savunuyor.

Ben de, Behçet de çok baskı altında yetiştiğimiz (belki de kızı­mızı kararından caydıramayacağımız) için baştan beri sert tepki gösteremedik. Ayrıca aşk gibi, sevda gibi konularda inatla diren­menin araya aşılmaz setler çeke­ceğine her zaman inandık.

Kızımız evden bavullarıyla çı­karken ben kendimden çok Beh­çet’in hâlinden korktum. Yüzü mosmor kesilmişti; şakaklarındaki damarlar boğum boğum şişmişti. Bir kalp krizi geçirecek diye ödüm koptu. İster istemez (içim kan ağlasa da) kızımın tarafını tutar gibi görünüp onu daha geniş açıdan düşünmeye, daha hoşgörülü ol­maya zorladım. “Ne yapalım” de­dim, “Devir böyle! Üstelik, bu onun hayatı… Hayatını istediği gibi ya­şamaya hakkı var!..”

Yüzüme yarı şaşkın, yarı ça­resiz baktı: “Seni bu konularda daha muhafazakâr düşünür sanı­yordum” dedi. Yüreğim burkularak acı acı güldüm: “Ne garip! Ben de seni daha açık ve ileri görüşlü sa­nıyordum.” diye karşılık verdim.

Çaresizlikle içini çekip omuzla­rını düşürdü. Onu hiç bu kadar zayıf görmemiştim. Vedalaşma sırasında bir çocuk gibi sarsıla sarsıla ağladı. Kesin tavırlar içinde olan kızımızın bile yüreği dayan­madı. Ona sıkı sıkı sarılıp yanakla­rından öptü: “Hani babişko” dedi, “Birbirimize karşı hep açık yürekli ve özgür düşünceli olacaktık?”

Dayanmayıp söylendim:

-İyi de kızım.. Biz ana-babayız nihayet. Senin bu evden telli du­vaklı ayrılmanı isterdik.

Bir süre durakladı. Sabrı taş­mak üzereymiş gibi bezginlik için­de içini çekti: “Telli duvağı bu ka­dar istiyorsanız onu da yaparım bir gün. Söz!” dedi.

Kızımız gitti gideli bu sahne sinema şeridi gibi gözümün önün­den geçip duruyor. Zaten çalışma­yı seven Behçet kendini daha bir işe verdi. Özenle yaratmaya çalış­tığı “modern baba” görüntüsü git­miş; suskun, ağırbaşlı, içe dönük bir eski zaman adamı olmuştu. Aynı şeyleri duyduğumuz, aynı hüznü yaşadığımız hâlde benimle konuşmaktan bile kaçıyordu. Ken­di içinde düğümlenmişti sanki!

Bir süre onu kendi hâline bı­raktım. Baktım olmayacak, hafta sonu havayı güzel görünce yakın bir yerlere kaçıp değişik şeylerle meşgul olmayı teklif ettim. “Hiç canım istemiyor” diyerek yanaş­madı. Koca tatil gününü bilgisayar başında iş projeleri üretmekle ge­çirdi. Akşama doğru terasa çıkıp çok sevdiği çiçeklerine bakmaya koyuldu. Birer kahve pişirip belki lâflarız diye ben de terasa çıktım. Benim onca konuşmama rağmen o, arada bir baş sallayışlarla, du­dak büküşlerle, zorunlu “evet”, “hayır”larla suskunluğunu sürdür­dü. Bir ara, özenle tozunu almaya giriştiği çiçeğin taze yaprağını ka­zara koparınca çok bozuldu. Bir süre elindeki yaprağa bakakaldı. “Tıpkı insan kalbi gibi” diye mırıl­dandı. “Ne çabuk kırılıyor!”

Yüzüme çaresizlikle bakıp yaprağı uzattı. Gayriihtiyarî aldım. Hakikaten körpecik, pırıl pırıl bir yapraktı. Sanki hâlâ beklenmedik kopuşun iç titreşimlerini yaşıyor gibiydi.

O sırada telefon çaldı. Koş­tum. Arayan kızımızdı. Hâlimizi, hatırımızı soruyordu. Artık bu sa­atten sonra sitemin kâr etmeyece­ğini bildiğim için kendimi zor tut­tum. “İyiyiz” dedim doğal olmaya çalışarak. Buna rağmen hınzır, sesimin titreşimlerinden mesajı almıştı. Bir süre sustu, sonra “An­ne!” dedi tok bir sesle; “Yirmi yedi yaşındayım ve ne yaptığımı biliyo­rum. Üstelik çok mutluyum!”

Kendimi tutamayıp “Ama evli­lik…” diye başladığım sırada sö­zümü kesti, “Tam bir anlaşma ve uyum sağlarsak niçin olmasın?” dedi.

Bir an, artık faydasız direnişle­rimizi sürdürürsek onu bütün bütün kaybedeceğimiz korkusuna kapıl­dım. Apar topar: “Seni seviyoruz!” dedim can simidine sarılır gibi.

Sesi birden yumuşadı: “Ben de sizi çok seviyorum anne. Ne olur artık beni anlayın. Kötü bir şey yapmadım. Bu benim hayatım. Ve onu sağlam temellere oturtmak istiyorum. Hepsi bu… Üstelik modern bir çağda yaşıyoruz.” dedi. Sonra çekinerek sordu:

-Babam nasıl?

-Vereyim de konuş!.. Hâlâ şokta. Sen gittin gideli ağzını bıçak açmıyor. Ev öylesine bomboş ve ıssız kaldı ki…

Cevap vermedi. Telâşlandım: “Tabiî zamanla alışacak o da” de­dim. Elimde telefonla terasa doğru

yürürken: “Anne” dedi, “Biliyor musun en fazla anlayışı ondan bekliyordum. O kadar hür ve açık fikirli, modern insanın beni anla­maması ve bana güven duymaması çok gücüme gidiyor.”

Telefonu Behçet’e uzattım. “Kızımız” deyince yüzü alı al, moru mor kesildi. “Üstüne düşme” der gibilerden işaret ettim. İkazımı anladı, sakin sakin, usul usul ko­nuştu. Sohbet meclislerinin bir numaralı canlı, hayat dolu adamı­nın bu sönüklüğü ve pısırıklığı karşısında bir tuhaf oldum. Daya­nılmaz bir doluluk hissiyle apar topar mutfağa geçtim. Avucumda pörsüyüp kalan yaprağı (neden bilmem) su dolu bir bardağın içine koydum. Yaprağın can havliyle titreştiğini yüreğimde hissettim. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Kızı­mızın köşeye bucağa sinmiş kah­kahalarını dayanılmaz bir biçimde özlediğimi hissettim.

Şöyle veya böyle bir ayrılık dayanılmazdı… Peki! Ya ayrılığın insanın bütün gücünü alan hüznüne nasıl katlanılacaktı?

“Özgür güvercin!” Eşim kızı­mıza böyle hitap ederdi. Onun cıvıl cıvıl, şen konuşmalarını, çın çın öten kahkahalarını güvercinlerin kanat çırpışlarına benzetirdi. O güvercin evde pek bulunmazdı ama geceleri her gelişinde tazele­nen, alışageldiğimiz bir kokusu vardı; bize bir bahar neşesi ve yaşama sevinci verirdi.

Şimdi… Onun kokusundan, onun sesinden yoksun bir ev Beh­çet’e de, bana da çekilmez geliyor. Telsiz, duvaksız ayrılış da hüznü­müzün katmerlenişi tabiî. Alışa­madık. Alışamıyoruz. Kızımıza göre modern olamıyoruz.

Gözyaşlarımı silip tabureye çökerken sinirlerimi yatıştırmak için bir sigara yaktım. Özene be­zene savurduğum dumanlara ba­karken iç ahengimizin de böylesi­ne dağılıp gitmekte olduğunun dehşetle farkına vardım. Behçet’le kesin konuşma kararıyla yerimden fırladım. Kendisini bilgisayara o kadar kaptırmıştı ki girdiğimi fark etmedi bile. Tam o sırada telefonu çaldı. Arayan bir iş arkadaşıydı her hâlde. Hararetli bir konuşmaya daldı. Bir süre bekledim. Konuşma uzayınca yutkunup çıkmak zorunda kaldım. Canım fena sıkılmıştı. Tanrım! Bunca iletişim ağı içindey­ken kocamla konuşma fırsatı bu­lamıyordum!..

Tezgâhı silerken bardağın içi­ne saldığım yaprağa gözüm ilişti. Suyun olanca desteğine rağmen vakitsiz karşısına çıkan kaçınılmaz sonu sessiz bir ağıtla kabule ha­zırlanıyordu. Bütün dava gövde­den ayrılmamak, dalından kopmamaktı; bağları bir çelik gibi sağlam tutmaktı…  Ama nasıl? Engelleyemediğim bir damla yana­ğımdan süzüldü. Hepimiz doğanın bir parçasıydık. Şaşmaz doğa ya­saları hepimiz için geçerliydi.

Yaprak sadece küçük bir mi­saldi.

Hayat incecik damarlarından çekilirken ihtişamlı gövdenin ve güzelim dallarının rüyasına dalmış gibi vakur bir teslimiyet içindeydi.

Birden müthiş bir yalnızlık duygusuyla kendimi boşlukta his­settim. Birkaç yıl önce art arda kaybettiğim annemin ve babamın özlemi kavurucu bir ateşle sardı yüreğimi. Keşke sağ olsalardı da onlara içimi dökebilseydim! Öğüt­lerini alabilseydim!.. Veya en azından duygularımı paylaşabileceğim, sımsıkı sarılabileceğim bir kardeşim olsaydı.

İş yapamayacağımı anlayınca mutfaktan çıktım. Behçet hâlâ te­lefonda konuşuyordu. Ayaklarım beni tavan arasına götürdü. Eski eşyaları karıştırırken sanki geçmi­şe sığınır gibi elime geçirdiklerimle ilgili acı, tatlı anılarımı hatırlamaya çalıştım. Ellerim garip bir heye­canla titreye titreye okul eşyalarım ve defterlerimle dolu sandığı aç­tım. Kimi hüzün, kimi mutluluk, kimi esef gibi karmakarışık duygularla her şeyi bir bir elden geçir­dim. Biraz önce beni allak bullak eden yalnızlık duygusunun isteksiz isteksiz gerilediğini fark ettim.

Bunlar, yaşanmış bir hayatın kökleriydi; en güzel yıllar, arka­daşlıklar, dostluklar… Yaşamayı ilk özümlediklerimdi…

Bir ara ortaokul arkadaşlarıma ait bir hatıra defteri elime geçti.

Heyecanla açtım. Minicik pul re­simlerinden o güzelim çocukları bir bir hatırlamaya çalıştım. Ayşe… Berrin… Meral… Sevil… Ürkek parmak uçlarımla okşadım hepsini; “Ah canlarım!” dedim içimden, “Kim bilir şimdi nerelerdesi­niz? Nasılsınız?”

Sayfaları çevirirken birden o zamanlar çok samimi olduğum (ne yazık ki şimdi bütün bütün unut­tuğum) sıra arkadaşım Nilgün’ün soluk resmi ve kargacık burgacık yazısıyla karşılaştım. Heyecanla okumaya koyuldum.

“Canımdan çok sevdiğim Selma, hayatın sarp ve dikenli yollarında sağlık, başarılar ve mutluluklar diliyorum. Sepet sepet yumurta, sakın beni unutma! Unutursan döverim; gözlerinden öperim. Seni hiç unutmayacak olan arkadaşın: Nilgün”

Unutulmamak mı?.. Tanrım! İhtiyaç duyulan bir şeyle böyle umulmadık bir anda karşılaşmak ne güzel!

Nilgün’ün solgun, güleç resmi­ne gülümseyerek baktım. Yüreğimi ılık duygularla birlikte hüzün sardı. Dile kolay, aradan nerdeyse kırk yıl geçmişti. Bir ömür yani…

Bu zamanı bilinçli olarak dü­şününce ürperdim.

“Hayatın sarp ve dikenli yolla­rında” içim, dışım; her yanım ya­ralanarak nasıl da zorlu bir mücadele vermiştim! İşlerimizi yoluna koyma yolunda çektiklerimiz, kocamla uyuşmazlıklarımız, boşanışımız, bunalımlarımız, sonra tekrar evlenişimiz, tek çocuğumuza dört elle sarılışımız, ölümler, hepsi bir sinema şeridi gibi geçti gözümün önünden…

“Unutursan döverim…”

Nilgün’ü, o sevecen, şen şak­rak arkadaşımı masum tehdidine rağmen unutmuşum.

İçimi çekerek bu defa onunla ilgili anılarımı hatırlamaya çalıştım. Aş-ekmek derdinin olmadığı, bir söyleyip iki güldüğümüz o saf ve sorumsuz öğrencilik yıllarımı…

Ne çabuk geçmişti!

Nilgün’le içtiğimiz su ayrı git­mezdi. Bir dargın bir barışık hâlle­rimizle, derslerde yaptığımız mu­zipliklerle, masum flörtlerle yeni yetmeliğin tadını nasıl da çıkarır­dık!

Haklıydı Nilgün!

Onca saf ve içten anıları pay­laştığımız insanı (sakın ha!) unut­mamalıydım!

Yüreğimin hüzün titreyişleri arasında patlayan merak ve öz­lemle Nilgün’ü neredeyse arayıp bulmak isteğine kapıldım.

Paldır küldür aşağı indim. Es­ki, yeni bütün telefon defterlerimi karıştırdım. Beni eski arkadaşıma ulaştırabilecek dızdığının dızdığı dış kapının mandalı bütün kişileri aradım. Neden sonra hiç ummadığım bir arkadaşımdan bir ipucu yakaladım. Nilgün’ün halasının kızı onun uzaktan bir akrabasıymış. Sağ olsun, o da aradı taradı, neti­cede bana Nilgün’ün telefon nu­marasını bulup verdi. Ankara’da oturuyormuş.

Elimde numarayla bir süre kalakaldım. Bayağı heyecanlan­mıştım. Beklemediği sürprizim karşısında onun atacağı sevinç çığlıklarına, uzun sitemlerine ha­zırlamaya çalıştım kendimi. Ona neler söyleyeceğimi düşünerek bir süre salonda gezindim.

Sonra, telefonu elime alıp içim içime sığmaz bir hâlde tuşlara bastım. Uzun bir bekleyişten sonra açıldı. Canı sıkılan bir kadın “Alo!” dedi boğuk ve isteksiz bir sesle. Bu, Nilgün olamazdı!

-Nilgün Hanımı rica ediyorum!

Aynı isteksizlikle. “Benim!” de­di kadın.

Şaşkınlığım hayal kırıklığına dönüştü. Bir süre ne diyeceğimi bilemedim. Neden sonra, “Nilgün!” dedim, “Benim… Selma!”

-Hangi Selma?

İçim cız etti. Bir an telefonu kapamak istedim. Elim varmadı. Kekeledim:

-Ortaokuldan… Sıra arkada­şın. Seksen sekiz Selma!

Bir süre ses gelmedi. Hatlar koptu sandım. “Alo!” dedim telaşla. Karşımdaki kadın ilgisiz, heyecan­sız, basmakalıp bir ses tonuyla konuştu:

-Nasılsın?

Bütün vücudum buz kesildi. Kırk yıl sonra bu duygusuz karşılama olacak şey değildi! Belki tanımamıştır düşüncesiyle sordum:

-Beni tanıdın mı?

Aynı tavırla sürdürdü konuş­masını:

-Elbette tanıdım. Sıra arkada­şıydık.

Dayanamadım, uzun uzun si­tem ettim. Toparlandı:

-Kusura bakma hayatım, dedi, hem çok şaşırdım: Hem de hiç keyfim yok! Fena hâlde migrenim tuttu. Bir yandan menopoz sıkıntı­sı, bir yandan ölüm acısı…

-Hayrola?

-Bir ay önce kocamı kaybettim.

Tokat yemiş gibi sersemledim. Sitemlerimden utandım. “Ah ca­nım!” dedim içim sızlayarak, “Ba­şın sağ olsun!.. Hasta mıydı?

-Ani bir enfaktüs işte!… Tam rahat edeceğimiz sırada öyle bir sille yedim ki sorma!.. Kendime gelemiyorum bir türlü! Sinir tedavi­si görüyorum.

Yazıklanmaktan başka ne di­yebilirdim?

-Vah canım! Geçmiş olsun!.. Çocuğun var mı?

-Bir oğlum var. O da Amerika’­da. Birkaç günlük izinli geldi, gitti. Yapayalnız kaldım işte!

-Annen, baban?

-Yıllar önce kaybettim. Bunca çalış, çabala; eziyet çek, sonunda sıfıra sıfır elde var sıfır. Hayat a- cımasız…

Öyle bir ağlayış tutturdu ki içim parçalandı. Ne diyeceğimi şaşır­dım. O da daha fazla konuşacak durumda değildi. Zorlukla “Nolur sonra konuşalım!” diyerek telefonu kapadı. Kalakaldım.

0 sırada içeri giren Behçet, benim alllak bullak hâlimi görünce durakladı, “Hayrola! Ne oldu?” diye sordu.

-Eski bir okul arkadaşıma te­lefon etmiştim. Kocasını kaybet­miş. Doğru dürüst bir teselli bile edemedim.

-Olan olup, giden gittikten son­ra teselli neye yarıyor ki zaten?

Herhangi bir şey söylememe fırsat bırakmadan saatine baktı, “Ben çıkıyorum.” dedi.

-Nereye?

-Ofisten bir arkadaşla buluşa­cağım. Akşama geç gelirim. Alla­haısmarladık!

İkinci kez öylesine bozulmuş­tum ki “Güle güle!” bile diyemedim.

Daire kapısı kapandığında müthiş bir ürküntüyle sarsıldım. Herkes tarafından terk edilen, ku­rumaya yüz tutmuş bir gövdenin acısını duydum içimde. Öylesine boş ve çaresizdim ki!..

Sanki kader birliği ettiğimiz yaprağı görmek için telaşla mutfa­ğa geçtim. Zavallı yaprak hayata karşı direnişini yitirmiş, çürümeye teslim olmuştu. Artık ona kimse yardım edemezdi. Kulaklarımda Nilgün’ün sesi uğuldamaya başla­dı: “Sıfıra sıfır, elde var sıfır!”

İskemleye çöktüm. Boğazıma düğümlenen hıçkırıkları salıver­dim…

Yorum Gönder