Ferhunde Kalfa – Halit Ziya Uşaklıgil

-Hikâye- (Sadeleştirilmiştir.)

Ferhunde küçük hanımla beraber büyümüştü. Bera­ber büyümüş olmak ayrıcalığı Ferhunde’ye bü­tün ev halkı içinde bir özel  yer, bir o kadar da kural dışılık vermişti. Kaç kereler efendi­nin ağzından işitmişti ki Ferhunde evin bir kızı gibidir. Onun için Hesna’ya ne yapılsa bir aynı, biraz daha az, biraz daha hafif olarak Ferhunde’ye de yapılır­dı, hiç olmazsa renk itibariyle bir yakınlık, bir benzeme gözetilir, Hesna’ya bir bayram için mesela pembe ipekten bir kumaş alınırsa Ferhunde için bir yünlü yahut bir basma fakat herhâlde pembe bir şey alınırdı ve bu Ferhunde’nin kendisinin de evin bir kızı gibi olduğuna yürekten inanması için yetinilecek bir  durumdu. Onun için Hes­na’ya görücüler gelmeye başlayınca Ferhunde gizli bir se­vinç duydu, bu görücüler kısmen kendisine de bir evlilik müjdecisi hükmünde idiler. Mademki küçük hanımdan ayrı tutulmuyor…

Görücüler geldikçe ona kanatlar takılır, merdivenlerden uçarak iner çıkar, yaşmakları feraceleri almak işini başkalarına bırakarak soluk soluğa koşar, küçük hanıma haber verir, giyilecek elbiseler hakkında uzun uzun mücadele­ eder, sonra bir aralık ortadan kaybolur, beş dakika sonra değişmiş olarak geri dönerdi. En önemli iş onundu: Misafirlere kahve verirdi ve bu özel tören için doğal olarak Ferhun­de Kalfa da giyinir kuşanırdı.

Âdet etmişti, mutlaka elbisesini küçük hanımınkine yaklaştırmaya çalışırdı. Bugün küçük hanım görücülere yeşil mantinler ile çıkacak öyle mi? Fer­hunde derhal karar verirdi: O da tirşe basmalarını gi­yecek…

Sonra küçük hanım önde, Ferhunde Kalfa arkada gö­rücülerin huzuruna çıkılırdı. Kahveleri verdikten sonra Ferhunde gider küçük hanımın sandalyesine parelel bir yerde gözlerini indirerek, içten gelen bir utançla kızararak, ta kalbinden gelen bir titremeyle elinde kahve tepsisi bekler, burada beş on dakika küçük hanımla beraber görücüye çıkmış bir kız hayatını yaşardı.

Görücülerin yanından çıkınca kalbi çarparak küçük hanımla beraber koşar, onunla odaya kapanır, küçük hanımın boynuna sarılır, zapt edilemez sevinç taşkınlığıyla, “Çıldırdın mı? Ne oluyorsun? Kendine gel Ferhunde!..” uyarıların rağmen öper, öperdi. İlk defala­rında: “Ah! Bilsen küçük hanımcığım, ne kadar sıkıldım, ne kadar sıkıldım!..” derdi, sonraları, “Artık alıştım, şim­di üzülüyorum, artık olup bitse, artık gelin oluversen de…” demeye başlamıştı. Mutlaka giden görücülerin kendisine de bir şey getireceklerinden, bu evin içinde dö­nen evlilik meselesinden kendisine de bir pay düşeceğine vic­danî bir kanaatle emindi. Bunu ne onun ne başkalarının söylemesine ihtiyaç yoktu, hatta bu o kadar doğal bir şeydi ki söylenmesi doğallığını bozardı. Mademki küçük hanımdan ayrı tutul­muyor…

Kendi güzelliğine güveni vardı; hatta görü­cüler gelmeye başladıktan sonra küçük hanımla kendi arasında karşılaştırmalar  kurar, oranlar belli eder, hesabın so­nunda kendisine gururlanma sebe­bi olacak şonuçlar çıkarırdı. Onun kısa kısa siyah kaşları, yumukça küçük siyah gözleri, pek ziyade utandı­ğı zaman donuk bir kızıllık tabakası altın­da dalgalanan keşmîrî bir rengi ve geniş omuzlar altında git­tikçe darlaşan gövdesiyle hoş bir endamı var­dı. Bütün bu bir araya getirilmiş bilgiye eski kırıl­mış bir aynadan aşırılarak odasında özenle saklanan el kadar bir parçada uzun uzun inceleyerek hükmetmişti ki Ferhunde Kalfa öyle yabana atılacak bir şey değildir. Yalnız küçük hanımın bir şeyini kıskanırdı, evet, bunu kendi nef­sine karşı da itiraf etmişti, açıkça, sö­zü dolandırmadan kıskanırdı: Sarı saçlar… Kaşlara, gözlere, te­nine o kadar önem vermezdi, kendisinde bunlara denk gelecek kıymetler, üstünlükler bulurdu, fakat saçlar… Ah! Müm­kün olsa onları değiştirmek, bu kara şeyleri sarı, sapsarı sırma gibi yapmak mümkün olsa…

***

Düğüne karar verildikten sonra ufak bir korkuyla be­raber sevinmekten uzak kalmamıştı; hatta bir gece farkında olmaksızın o korkuya gereğinden fazla kendisini kaptırdığını hissedince birden silkinerek kendi kendisini şiddetli bir azar­lamayla gerçeğe davet etmişti: Çılgın kız! Çifte düğün yapacak değiller a!.. Her şeyin sırası var.

Kıskanmıyor, tam tersine o beklenen sıranın çabuk gelmesi için herkesten çok o telaş ediyor, her sa­bah çarşıya çıkılma ihtiyacını küçük hanımın hatırına o getiriyordu. Bu çarşı seferlerinde hanımlara eşlik ediyor, işlenmiş terlik kutuları türlü türlü kumaş paketleri, sırmalı bohçalar, havlular, kollarının ara­sında biriktikçe bunların başkasına taşıttırılmasına izin vermeyerek  kucağından taşan eşya ile hanımların arkasından koşuyordu. Bunları koltuğunun altında, göğsünün üstünde taşıdıkça, sıktıkça güya evliliğe nefsince bir yaklaşma oluyor, onlardan ruhuna bir hülya kokusu, bir mutluluk müjdesi geliyordu.

Eve böyle neler taşıdı! Terden yaşmağı yanaklarına yapışarak, yorgunluktan soluya soluya İstanbul’un bin köşesinden neler neler getirdi! Ve hep bunlar alınırken, beklenirken kendisini, kendi düğününü düşünür, sonra doğal bir insaf hissi ile haddini bilip hayaller kurmaktan vaz geçerdi. Bununla beraber bütün bu kumaşlardan, işlenmiş şeylerden, gümüş kap kaçaklardan kedisine de sayıca daha az, daha ucuz, daha sade bir çeyiz düzer, içinden vicdanının yasakladığı türlü dilekler tutardı. “Şundan ben de alayım, varsın biraz daha sade olsun, bunun elbette bir ucuzunu bulurum ama daha küçük olacakmış ne zararı var!” derdi. 

Bunlar eve getirilip de herkes başına üşüşünce Ferhunde bir ateş parçası kesilirdi. Elinden gelse bunları kimseye göstermeyecek, kimsenin el sürmesine razı olmayacaktı. Bunlara bakmak, dokunmak hakkının küçük hanımdan sonra yalnız kendisine ait olduğunu düşünüyordu. Onları herkesten kıskanır, esirgerdi.

Çarşıda refakat hakkını kimseye bırakmadığı gibi evde dikilecek, yapılacak şeylere de kimseyi karıştırmadı. Bir gece “Haydi! Artık yoruldun, git de yat!.. dedikleri için hüngür hüngür ağlamış, saatlerce matem tutmuştu.

Bir gün sofra başında efendi ile hanım ufak bir fısıltıdan sonra Ferhunde’ye bakarak gülümsediler, onun yüreği oynadı, elinde olmadan gözlerini indirdi.

O gece Ferhunde olmayacak bahaneler icat ederek hep efendi ile hanımın yanına girdi, çıktı; o gülümsemenin anlamına dair bir koku almak istiyordu. Kendi kendisine, “Acaba ne var?” diyordu. Ne olduğundan âdeta emindi: “Acaba kim istiyor?” diyordu.

Ertesi sabah hanımın sesini işitti:

- Ferhunde! Seni efendi istiyor.

Az kaldı düşecekti, bir müddet cevap vermedi, hareket edemedi, dizleri titriyordu. Efendinin yanma giridiğinde gözlerini kaldırıp bakamıyordu; nihayet, işte o mutluluk müjdesini alma dakikası gel­mişti!..

Efendi kesik kesik başladı:

- Ferhunde! Sen Hesna ile beraber büyüdün, seni şimdiye kadar evden ayrı tutmadım, sen de hepimizin memnuniyetini kazandın.

Ferhunde nefes alamıyordu, efendi devam etti:

- Şimdi Hesna yabancı bir eve gidiyor, orada yanın­da candan kimse bulunmayacak olursa pek ziyade sıkıla­cak. Nihayet düşündük, seni beraber göndermeye karar verdik, işitiyor musun Ferhunde? Hesna ile beraber gide­ceksin. Zaten senden eminiz, ona nasıl bağlılıkla hizmet edeceğini pek iyi biliriz. Sonra, bir iki sene sonra, hayırlı bir sırada, elbet sen de ödülünü görürsün, anlıyor musun Ferhunde?..

Ferhunde anlıyordu, ilerledi, efendinin eteğini öptü, şüpheli bir durumda  kalmaktan el­bette böyle açık bir vaat almak daha hayırlıydı. Bir iki se­ne sonra? Bir iki senenin ne önemi var? Göz açıp kapanıncaya kadar sene geçiyor. Hayırlı bir sıradan ne demek istediğini de anlamıştı, kendi kendisine “Ne olacak? Kü­çük hanımın bir çocuğu olunca…” diyordu.

Bu olaydan sonra Ferhunde’ye bir başka hafif­lik geldi, o güne kadar ufak bir korkusu vardı fakat bu defa işte emellerinin ufku­na açık seçik bir belli süreyle kesin bir ümit dikilmişti.

Düğünde Ferhunde’nin güya şahsiyeti çoğaldı, bir Ferhunde’den yüz Ferhunde çıktı; her tarafta ona rastlanıyor her iş başında o görü­lüyor. Bu düğün bir anlamda onun düğününün başlangıcıydı böyle telaş ve neşe dolu,  kalabalığın içinde koştukça kendisine de bir parça gelin oluyor gözüyle bakıyordu.

Ona hep çehizlik cariye ayırıcı sıfatıyla “Kalfa! Kalfa!..” diyorlar ve Ferhunde Kalfa etra­fında yükselen bu saygı seslenişleri arasında bir iki sene sonra bir hayırlı sırada yapılacak olan düğü­nünün hazzını bugünden duyarak düğün evini neşe ve telaşıyla dolduruyordu.

Bugünden sonra bekleyiş dönemi baş­ladı. Doğrudan doğruya sormaya cesaret edemez, bir kü­çük soru kelimesi emellerinin gizliliğine nüfuz edilmesine sebeb olacağından çekinerek sessizce bekler­di. Fakat günler aylar geçiyor, hâlâ o beklenen şeyden bir haber gelmiyordu. Bir gün kızararak, utanarak, her vakit her şey hakkında teklifsizce görüştüğü küçük hanımından bu defa sıkılarak sormaya cesaret etti: “Küçük hanımcığım, yapayalnız kaldık, bize ne vakit bir eğlence çıkacak?” Aldığı cevap hiç de hoş değildi: “Aman Ferhun­de, sen de, hiç yeni gelinliğimi bilmeyeyim mi?”

O gün Ferhunde’nin başına ağrı geldi, dilim dilim li­mon keserek kahveye batırdıktan sonra başına bağladı ve hep evin içinde akşama kadar böyle dolaştı. Artık zavallı kalbi isyan etmeye başlıyordu. Demek küçük hanım eskiyecek, ondan sonra çocuk doğacak, daha sonra Ferhunde düşünülecek?

Artık titizleşiyor, olmayacak bahanelerle kavgalar icat ediyor, damat bey biraz yüksek sesle bir şeyi söylese yukarıya çıkıp saatlerce ağlıyordu.

Bazen sabahları kalktığında yatağının içinde oturur ve uzun uzun düşünerek düğünden beri geçen zamanın he­sabını bulmaya çalışırdı. Kendi kendine “Mevlütten son­raydı, o sene yazın Kadıköyü’ne gittik, bir sene de Kanlı­ca’da kaldık, şimdi yine yaz geliyor…” diye seneleri birbi­rine ekleyerek bir gün bulmak ister, sonra “Üç sene… Üç sene olmuş…” nidasıyla hayreti­ni ifade ederken birden bir şey kalbini kıvırırdı: “Bir sene de yazı burada geçirdik. Demek dört sene oluyor. Dört se­ne! Küçük hanım hâlâ yeni gelinliğini bilecek.”

O vakit küçük hanıma düşman olur, o sabah aşağıya indikten sonra bütün hizmetini ters bir suratla, çatık kaş­larla görürdü.

Bir gün evin içinde bir olağanüstü haber duyuldu: “Gelin hanım gebe imiş!” denildi. Fer­hunde artık sıkılmadı; bu haberin doğrulu­ğundan emin olmak istiyordu, küçük hanımına koştu ve tereddüt etmeden, açıktan açığa sordu, ona gülerek: “Galiba!” cevabı verildi.

Ah! Bu belirsiz cevap onu nasıl üzdü, günlerce, haftalarca uykusu kaçtı. Nihayet haberin gerçekliği ortaya çıkınca Ferhunde’ye büyük bir kalb din­ginliği, gönülden bir güven geldi. Şimdi artık önünde şüpheli bir bekleyiş dönemi değil belli bir sü­re vardı.

Bütün eski faaliyetini, neşesini tekrar buldu. Artık küçük hanımın yanından ayrılmıyor, gözünün içine bakıyor, o merdivenlerden inerken kollarına girmek isti­yordu.

ikide bir de sorardı: “Daha ne kadar var, küçük ha­nım?.. Şimdi sekiz ay mı kaldı? Daha bir ay var, tam otuz gün desenize..!”

Bu bekleyiş heyecanı onu sarartıyor, kuvvetten düşürüyordu, artık bütün hayatı hastalıklı bir sinirlilik içinde hummalarla geçiyordu.

Çocuğu çıldırasıya sevdi, hemen bütün hizmetlerini üstüne aldı, hele çamaşırları yıkamak vazifesini herkesten esirgedi. Zıbınlarını, gömleklerini çitiledikçe ta çamaşır­lıktan sesi işitilirdi: “Sevsinler de sevsinler! Kendine göre çamaşırları da varmış…”

Fakat bütün bu muhabbetlerle beraber çocuk kendisi­ne bir mutluluk müjdesi getirmekte gecikiyor, Ferhunde ninni söyleyerek beşiği salladıkça aylar da birer birer geçerek o eski sene­lere karışıp gidiyordu.

O artık beklemez olmuştu, şimdi bir üzüntünün başlangıcındaki duy­gularının gevşemesiyle emellerine bir durgunluk ge­liyor, o ayakları gittikçe ağırlaşarak, endamı gittikçe çökerek evin içinde yorgun yorgun dolaşıyordu.

Ona artık Ferhunde Kalfa denilmiyor, Sabit Bey’in dadısı deniliyordu. Bu unvan başka ağızlara da yayılarak yavaş yavaş Ferhunde Dadı resmî unvanıyla tanınır oldu ve bu sanki onu yirmi sene ihtiyarlattı.

***

Bir bayram günü çocuğu dadısına uyarak büyük babasına gönderdiler. Dönerken büyük efendi dedi ki:

- Biraz dursana, Ferhunde!.. Senin hizmetlerine artık mükâfat zamanı geldi.

O zaman efendi çekmecesinin kapağını açtı, kalemini baş parmağının tırnağında çatlattı, bir kâğıt çekti ve dü­şüne düşüne, her kelime için kalemini dört beş kere hok­kasına batıra batıra, uzun uzun yazdı, tekrar okudu, ce­binden mührü çıkarıp mürekkepledi ve özenle kâğıda bastıktan sonra yaptıklarını izleyen çocuğa uzatarak:

-Al, Sabit! Dadına ver, artık rahat etsin. dedi.
Ferhunde o dakikaya kadar anlamamıştı, Efendi’nin bu sözü, gerçeği açıklamış oldu. O kadar duygulandı ki neşesinden ora­ya yığılıverecekti. Çocuğun elinden kâğıdı alarak efendisi­nin ayaklarına kapandı.

Demek o kadar zamandan beri beklenen mutluluk dakikası gelmişti. Demek o artık gelin olabilecek ve şimdi aralarında birkaç beyaz tel fark olunan saçlarını, bu kara şeyleri sarı, sapsarı, sırma gibi yapmak mümkün olacaktı.

O akşam Ferhunde bu mutlu­luk belgesiyle eve dönünce damat bey de bu­na kendi tarafından bir ödül payı daha ila­ve etmek isteyerek:

- Ferhunde Dadı, seni gelin etmek de benden, Sabit’i çabuk büyüt, mektebe verelim de… dedi.

Ferhunde’nin bir müddetten beri yavaş yavaş sönen, küllenen emellerinin ateşi üzerinden sanki bir rüzgâr geçmiş oldu, bu kâğıt parçası bütün tatlı düşlerinin gücünü diriltmiş, tazelemişti. Onu sandıktan, bohçaların arasın­dan çıkarıp öpüyor, derin derin es­rarlı anlamını düşünüyormuşçasına saatlerce bu yazılara bakıyordu… Sonra gidip gizlice bir aynada saçlarını mu­ayene ediyordu: Bir, iki, üç.. Oh! Şimdi onlardan birçok var­dı, fakat mademki boyayacak…

***

Sabit’in mektep meselesi iki büyük mateme karıştı: Büyük efendi ile büyük hanım birbirini takibeden sene­lerde düğün ihtimallerinin önüne set çeke­rek aileyi matemde bıraktılar. Bu iki darbe Ferhunde’nin emellerinde son kuvvetleri de ezdi. Artık bütün dünyaya, hatta o kâğıt parçasına küstü. Geceleri yatarken düşünmemeye, hayal kurmamaya çalışıyordu. Şimdi zavallı kalbinde her şeyi fena gösteren bir acılık vardı ve bu küs­künlük içinde, Sabit serpilip büyüdükçe, Ferhunde’nin omuzları daha fazla çökerek, adımları daha fazla ağırlaşarak, şakaklarında gittikçe beyaz teller ço­ğalıyordu.

Bir gece Hesna tiz bir kahkaha ile odasından çıkarak telaşla Ferhunde’yi çağırdı:

-Dadı! Dadı!..

Şimdi Ferhunde’ye o da dadı diyordu. Ferhunde yan­larına çıktığında Hesna Hanım’la damat bey hâlâ gülüyordu. Hesna Hanım dedi ki:

 -Dadı! Haberin var mı? Senin kısmetin çıktı.
Ferhunde hayretle baktı, inanamıyordu:

-A, inanmıyor musun, dadı? İşte bey söylüyor, seni Sabit’in lalası istiyormuş.

Ferhunde hiç cevap vermedi, çevrildi ve dışarıya çık­tı, kendi kendisine mırıldanırken arkasından işittiler: “Ta­mam!” diyordu. “Bekle bekle de lalaya var…”

Ferhunde’nin lalayı istemediğine kanaat getirilince bütün kolculara, eve gelip giden kadınlara,

komşulara haber verildi ki evde gelin edilecek bir çırak var. O günden sonra Ferhunde için hummalı bir yeni dönem başladı.

Evlilik meselesi tekrar can bulmuştu, hatta görücüler bile geldiler. Ama zaman geçiyor, beyaz teller acımasız bir inatla çoğalıyor ve Ferhunde hâlâ bekliyordu.

Bir gün Hesna Hanım dedi ki:

- Dadı! Bugün seninle nereye gidiyoruz, biliyor mu­sun? Sabit için kız bakmaya…

Ferhunde şaşırdı. Nasıl? Sabit Bey evlenecek kadar büyümüş müydü? O zaman zihninden hesap etti: Sabit için yir­mi ikisinde diyorlardı, düğünden dört sene sonra doğ­muştu. Hesna Hanım gelin olurken yirmisinde olduğunu zaten söylüyorlardı. Şu halde? hesabın so­nucunu bulamıyor, bu seneleri biri birine ilave ederek o dehşete düşüren toplama ulaşamıyordu, fakat ta kalbinin içinde bir ağ­lama düğümü duydu…

Ferhunde bu düğünde de koşacak kadar kuvvet bul­du. O kalabalığın arasında dolaştıkça bu defa “Güveyin dadısı! Güveyin dadısı” fısıltılarını işitiyordu. Bu gece odasına kapandı, senelerden beri ihmal edilerek terk olu­nan o artık eskimiş, sararmış, donuklaşmış kâğıt parçasını çıkarıp üzerine kapandı, ağladı, ağladı.

Bu düğün de geçmiş, aylar yine aralıksız akış zincirini sürükleye sürükleye Fer­hunde’nin saçlarına bir kar tabakası daha ilave etmişti. Bir gece yeni güvey-gelin dadılarını içeriye çağırdılar ve yal­varmaya başladılar: Lala şimdi de rica ediyor, onların başının etini yiyor, âhir ömrünün saatlerinin sakinliğini onların lütfundan bekliyordu. İkisi de Ferhunde’ye sarıldılar, sarkık yanaklarından öptüler, be­yaz, artık bembeyaz saçlarını okşadılar.

Ne iyi olacaktı! Lala ile Ferhunde’yi salıvermeyeceklerdi, onlar yi­ne burada oturacaklar, yeni çıkacak bebeğe bakacaklardı…

Gelin hanım gülerek doğacak bebeğe atfen “Değil mi, Ferhunde Bacısı” diyordu. Evet, artık bu yeni unvana az bir zaman kalmıştı. Birkaç ay sonra bebek çıkacak ve Ferhunde, artık Lala’ya gelin olmaya ikna edilen Fer­hunde bu bebeğin bacısı olacaktı!..

Düğün günü bütün ev halkının ısrarına karşı koyamayarak süslendi, köşeye oturtuldu. İşte, nihayet işte gelin olmuştu! Fakat saçlarını sarı, sapsarı, sırma gibi yapamamış, yapmak istememişti. Çün­kü onlar artık siyah değil, beyaz, bembeyaz, ipek gibi idi.

                                                                       —-

Kalfa: Eskiden saraylarda ve konaklarda hizmetlilerin başında bu­lunan kız ya da kadına verilen bir unvandır… Kalfalar çok küçük yaşlarda konaklara alınır ve evin düzenine uygun şekilde yetiştiri­lirler. Belli bir hizmet süresinden sonra çehizleri konak sahibi tara­fından hazırlanarak evlendirilirler.

Mantin: Canfes de denilen, tok, ince ipekli bir tür kumaştır. Fransızcadan dilimize geçmiş bir kelimedir.

Tirşe: Yeşil ile gök rengi arası bir renktir.

Lala: Eskiden zengin ailelerin erkek çocuklarını koruması ve kolla­ması için tuttukları bir çeşit erkek dadıdır.

Keşmir: Bir çeşit yünlü kumaş

9 Yorum Var

  1. olay örgüsü olsaydı özetten dha iyiydi ya:SS:

    ece tarafından 18 February 2010 tarihinde gönderilmiş.

  2. ya çok işime yaradı çook sağolun :D hocanın gıcığı var bana ya koca sınıfta bi tek bana verdi bu ödewi :)))

    kübra tarafından 17 March 2010 tarihinde gönderilmiş.

  3. gerçekten çok ,işime yaradı çok saolun teşekkürler

    betül tarafından 21 November 2010 tarihinde gönderilmiş.

  4. cok tesekkurler ya ıyıkı var sınız sımdı bıda kım okıyacaktı o kıtabı bole daha guzel ldu ;) saolun arkadalar sızde supersınız

    RECEP tarafından 21 March 2011 tarihinde gönderilmiş.

  5. “ferhunde kalfa” sami p. sezai’nin “görücü”süne nazire olarak yazılmıştır. lütfen onu da bi okuyalım we karşılaştıralım. “karşılaştırmalı okuma” bilinç we kültür üretimi için “iyi” bir yoldur.

    osman kibar tarafından 07 January 2013 tarihinde gönderilmiş.

  6. DÜZELTME & ÖZÜR: “ferhunde kalfa” HÜSEYİN CAHİT’in “görücü”süne nazire olarak yazılmıştır. lütfen onu da bi okuyalım we karşılaştıralım. “karşılaştırmalı okuma” bilinç we kültür üretimi için “iyi” bir yoldur.
    sami p. sezai ‘yanlış yazım’ını HÜSEYİN CAHİT olarak düzelttim. tşkr.

    osman kibar tarafından 14 January 2013 tarihinde gönderilmiş.

  7. HİKAYE
    Osman Kibar
    BEKLEYİŞ
    İlk önce günler, sonra aylar, en son yıllarca süren bekleyiş, bugünlerde yeniden günler biçimini almış olarak ete kemiğe bürünmüştü. Herkes çözüm adlı formülün ortaya konulmak üzere olduğunu konuşuyordu. Söylentiler ayyuka çıkmıştı. Hedefe bir adım kalınmış gibi, son hamle bekleniyordu. Beklenti, hayâl, umma denen sözler bedenlenmiş yeni şekilleriyle omuzda davul, elde tokmak sokak sokak geziyordu. Zillere bu sebeple basılıyor, kapılar bu amaçla çalınıyor; merâbalaşırken göz ucu, dudak kıvrımıyla hep o hatırlatılıyordu. Hiç bu kadar yakın olmamışlardı. Çözüm adı verilen, çâre denilen o vefâsız sevgili yıllar yılı onlardan hep kaçıp gizlenmiş, açığa çıkmama, kendini unutturma gibi kahredici âdetler edinmişti. İşte şimdi -bir ayı geçiyor- nerdeyse adı bile unutulmuşken, taptâze, capcanlı ve sesli telaffuz hâlinde herkesin dilindeydi. Söze onunla başlanıyor, o konuşuluyor; ayrılırken gelmesi dileği, bâzen de geleceği müjdesiyle vedâlaşılıyordu. Kimisi ‘geliyormuş’, bâzısı ‘gelmiş’, ötekisi ‘birkaç günü kalmış’, berikisi ‘geceleri gören varmış’, başkası ‘şerbetli, muskalıymış’, filanca ‘ızbandut gibiymiş’, falanca ‘çok sertmiş’, feşmekân ‘adı yetecekmiş’, diğeri ‘değince eritecekmiş’ diyordu.
    Geleceğine -hattâ geldiğine ve uygun ânı beklediğine- çözeceğine, bitireceğine, kurtaracağına olan îman, ölçüsüz bir yorgan olmuş katlandıkça katlanıyor; katlandıkça da kabarıyordu. Ahâli örtünün altında kıvranıyor, büzülüp eziliyor; yürekteki terâziler bu sıkleti çekmez deniyordu. İşâretler yapılıyor, gözler kırpılıyor, haberler ediliyor ve hep ‘tamam mı, geldi mi, açıklandı mı; nasıl, kim; ne zaman; sabah yakın değil mi’ diye soruluyordu.
    Çocukların zâten torba olmayan ağızları iyice açılmış, durmadan söz, yol yordam, yalan ve hayâl üretiyor; üretilenler ona, yüze, bine katlanıp kanatlanarak kulaktan kulağa ulaşıyor, artık koca bir aygıra dönmüş ‘bekleyiş’ adlı varlığı besledikçe besliyordu. Bu kadar beslenip semiren bir canlı -başka zaman olsa- bıkkınlık, rahatsızlık getirirdi. Ama şimdi, aksine dokundukça büyüyen masal yumurtaları gibi, aşırı serbest, fazla rahat davranıyordu. Şüphe denilen ve bozguncu tâifesinin putu olarak tanınan tehlikeli madde, ne bu sokağa ne bu şehre ne de insanların umutla sütrelenmiş kâlplerine nüfûz edemiyor; yanlarından bile geçmeye çekiniyordu.
    Kim ne dese, neyi yakıştırsa ona uyuyordu. Bir tek olumsuz tepki duyulmuyor; akıllara ‘acaba’ sorusu gelmiyordu. Bu sefer kesindi; iş bitecekti. Yıllardır ve kısaca ‘kötü’ adını verdikleri düşmana hiçbir şey sezdirilmiyordu. Bu konuda ricâ, îkaz, uyarı ve tembih gibi yardımcılara başvurmaya gerek görülmemişti; o derece pervâsızdılar… Eskilerin kimyâ, yabancıların formül; şimdikilerin bâzen çâre, kimi de çözüm dedikleri mübârek reçete, bütün hazırlık yapılmış hâlde bekleniyordu. Evet, sâdece bekleniyordu. Daha önce de beklenmişti; nerdeyse ömürleri beklemekle geçmişti. Fakat, şimdiki hepsinden farklıydı. Çünkü artık geldiğini, etrafta dolaştığını, yaklaştığını biliyorlardı.
    Gitgide gelmesi, olması değil, sonrası konuşulmaya başlandı. Herkes ertesi gün olacaklar; yapılacak işler, üstlenilecek görevler üzerinde duruyordu. Sevinme denemesi yapanlar kınanmıyordu. Kendilerini çok alıştırmışlardı… Hepsi onun tehlikesiz, risksiz, ‘renksiz’ ve masrafsızlığından emindi. Fikrî hazırlık, ön çalışma, araştırma, üretim, dağıtım, pazarlama ve ücret gerektirmediği biliniyordu.
    Günler önce şöyle bir duymuş, üzerinde fazla durmamışlardı. Sonradan önemsediler; heyecanlandılar; evet, olabilirdi! Söyleyen çocuklardı. Biraz deşeleyince, kaynağa ulaşmak kolay olmuştu. Hiçbir çocuk kaynağı gizlememişti. Kaynak, hiç de kaynak denecek vasıfta değildi: İçinde su yoktu; kuyuya benzemiyordu; çıkrıksız, zincirsiz, kovasız, tulumbasız bir şeydi. Yaz kış aynı hırpânîlikte, üst baş dağınık, saç sakal karışık; kırık bir diş (Buna rağmen, en temiz ve tek bakımlı yeri ağzıydı); kambur, topal; unutulmuş bir harâbede yatıp kalkan, arada günlerce kaybolup yeniden ortaya çıkan, ne yiyip ne içtiği bilinmeyen; boş bakışlı, çorapsız, tabanları delik, cepleri çakıl taşı dolu, geceleri hayâlet kılığına bürünen birisiydi. Mırıldanan dudaklıydı ve yaşı da belirsizdi. Bütün özellikleri bilinir, ama ondan söz edilirken bunlar sayılıp dökülmez, kısaca ‘deli’ diye kestirip atılırdı.
    Çocukların kulağına fısıldayan oydu. Konuşma bile denemeyecek dudak kıpırtısı, ancak bir fısıltı silikliğindeydi. Çocuklar aralarda gelen nefes ve yutkunmaları ayıklayınca, fısıltıyı hissetmiş, anlam yükleyip cümle kalıbına döküp vakit geçirmeden çığlık, kahkaha ve oyun hâlinde sokağa taşmışlardı. Elebaşıları ise Erkan adında, beş altı yaşlarında bir çocuktu.
    Deli, ilk önce herkesin bildiği, ardından kimsenin bilmediği bir şey söylemişti. Dediklerinde, herkesin bildiği şeyle ilgili bir yenilik yoktu. Uzun yıllardır -her yıl- aynı gün ve aynı saatte yapılırdı. Tartışılmaz Büyük Kişi (TBK) kimsenin hatırlamak istemediği meçhul ve en büyük zaferinin yıl ve saat dönümü îlan ettiği, dahi türlü kutsallarla kutsanıp kutlanan o gün, yanındaki seçkinlerle sevgili halkı arasına karışır, birkaç sokak ortasında dolaşırdı. TBK’nın bir gözü şaşıydı; kendisi her melânetin başıydı.
    TBK kendisine alkış yapanlara, çiçek atanlara gülümserdi. Selefleri gibi yılda bir kerecik de olsa, iyi rolü oynamayı âdet edinmişti. Bâzen, halk çocuklarından birini kirli yanağından öper, dudağı kurumadan gizlice gerekli panzehiri içerdi. Ürperen sessizlik ise, uygun bir ân bulup o yavrucuğu elden ele, en uç sokaktaki dipsiz bir kuyu başına iletirdi.
    Eskiler şöyle rivâyet eder kim…
    O tâlihsiz yavrucuk kuyunun balçığı görünene kadar yıkanır, ardından gül suyuna batırılır, sonra da üzerine zemzem denilen ama terkibi bilinmeyen bir ilaç serpilirmiş. Eleme garkolan âile çocuklarını adresi gizli, sakallı ve takkeli olduğu iddia edilen, hâfızası güçlü olduğu için besmele çekmeyi hatırlayan, doksan küsur yaşında, âsî eskisi ve kânun kaçağı bir pîr-i fânîye okutmaya götürürmüş. Kırk gün süren bu arınmadan sonradır ki, zavallı yavrucak, kırk birinci günün sabah alacasında elinde bir maşa ile sokağa salınırmış. Görenler, elindekine bakıp ‘mâşa… mâşa…’ dermiş. Deli’nin seyrek duyulan fısıltılarından birine göre, bu sözün aslı ‘mâşallah’ imiş. İnananı pek azalan bu tevilsiz zırva ‘deli sözü’ biçiminde meşhur olmuştur.
    TBK’nın tomofilinin üstünde dalgalanan bir bez parçasında ‘Tartışılmaz, tartışılamaz!’ yazılıydı. Genç ve gür sesli halk insanları, bu sözü her bir dakikada iki tekrar olmak üzere tempo ile bağırırdı. Seslerin gürlüğüne sebep, bizzat bu sözdür diyenler de en bilge kişiler olarak saygı görürdü.
    *
    Deli’nin söylediği ve kimsenin bilmediği şey, o diyeli beri artık bilinir olmuştu. Söyleyenin deliliğine aldırılmamış ve çâre diye benimsenmişti. Bu fısıltının çocukların bir abartması olduğu unutulmuş, son ve kesin zafer vâdeden bir yol olarak kabul edilmişti. Son günlerde deli sözü, yerini ‘veli sözü’ gibi, ne anlama geldiği bilinmeyen bir benzetmeye bırakmıştı. Yine, üç gün önce doğan bir çocuğa gizlice veli adı verilmişti.
    Çocuklar Deli’nin ‘Biriktirsinler; boşa akıtmasınlar’ diye fısıldadığını söylüyordu. Bu yüzden, tam otuz dokuz gündür herkes biriktiriyordu. Ama, yetmeyecek gibiydi. Bir iki haddini bilmez arada gülümsüyor; bâzen kanı ayaklı birkaç tâze kikirdiyor; üç beş yeniyetme çarpıp deviriyor ve birikenler eksiliyordu. TBK’nın zafer kutlamasına saatler kala, birikimlerinin yetmeyeceğini farkedip üzüldüler. Gece ilerliyor, sabah yaklaşıyor, ama eksik giderilemiyordu.
    Güneş, ilk ışığını göndermeye yakın, toplandıkları yerin kapısı vuruldu (Küçük Erkan, sese uyandı, ama gördüğü güzelliğe kıyamayıp yeniden rüyâsına döndü). Sürüyen bir adım, cız eden yüreğiyle kapıyı açtı. Hepsi hazırdı. Yine aynı şey olacak; çığlık, feryât, nâra, inleyiş ve ölüm gelecekti. Fakat olmadı; hiçbir şey gelmedi. Gıcırdayan ses, sâhibini aradı. Oh eden sürüyen adım, gülümseyen bir yüz olarak içeri dönmek üzereyken, güneş görevini yapmak için acellenen ilk ışığını serbest bıraktı. Kararsız ifâde, hayretle açılmış iki göz biçimini alıp hemen eşik kıyısına özenilmeden bırakılmış bir ışıltı farketti. Dışarıyı bir daha kolaçan edip eğilerek uzandı ve içeriye elinde küçük bir cam kırığıyla döndü (Sonradan, karanlık yan sokakta kaybolan bir fısıltı gördüğünü hatırlayacaktı). Işıltının cam parçası üzerinde girmesiyle, içerisi gün ortası gibi aydınlandı. Şaştılar; ‘mâşa… mâşa…’ dediler.
    Birkaç saat sonra bekleyişin son bulacağı umulan gün geldi.
    Sabahla birlikte TBK ve yandaşları sokak başında göründü. Yıllardır ne olduysa, o gün de o olmaya başladı. Büyükler telâş ve korkudan olsa gerek, kırk gün kırk gecedir biriktirdikleri nesneyi yanlarına almayı unuttu. Evin küçük oğlu uyanıp bir kıyıda sâhipsiz duran bardağı aldı ve içindekini avucuna boşalttı. Henüz sıcacıktı ve damlamadı. Eli yumulu, usul adımlarla yürüdü. Güneş, bütün ışığını cömertçe yere dökmeye başlamıştı.
    TBK bâzen yaptığı gibi, yine kirli bir çocuk yüzü aradı. Zâlim bakışlı gözler bir mâsuma sâbitlendi. Mazlumlar soluğunu tuttu. Zaman akmaz, vakit geçmez, saatler işlemez oldu. Nerdeyse, görünmeyen yardımcıların kanat hışırtısı işitildi… Bekleyiş bitmek üzereydi. Gül yüzlü çocuğun kulağında ‘haydi’ diyen bir fısıltı belirdi. Bir ân tereddüt etti, sonra gayrete gelip unutulmuş bir sözle ve rüyâsındaki gibi ‘bismillah’ diyerek, avuç dolusu katılaşmış gözyaşını şaşı deccâlin üzerine atıverdi…

    osman kibar tarafından 10 February 2013 tarihinde gönderilmiş.

  8. Osman Kibar, BiciBey (roman), YarımElma Yay., Biga-2015, s.48’den alıntı:
    *
    “kara” renk üzerine yazı
    *
    Ben acizane bi zamanlar cüret sahibi içekapanık kibir abidesi kılığını kendine örtü edinmiş keşfedilme beklentili amatördışı bi tür gizemli ressam idim. Bu yönümü fazla bilen yoktu hatta hiç kimseler habersizdi. Kendim çalıp kendim oynuyordum fakat gün gelecek mutlaka ünlü ve tabloları kapış giden büyükçe bir ressam olacaktım. Bunu kaderim diye görüyordum veya en azından (b)öyle olsun hayat bu yönde aksın istiyordum. Boyalarım renklerim tuvallerim kağıtlarım fırçala-rım vardı sergilerim ve dergilerim yoktu modellerim de yoktu modelsiz ve motelsiz çalışıyordum (Motel değil otelde kaldığım içindi bu). Âh yağlı sulu içi heyecan dolu boyalarım (ama oyalarım diyemem, malum çeyiz işi bizi bozardı). Nü tablo yapmıyordum pirensiplerime tersti ilkelerime aykırıydı dahası ayıp görünüyordu gözüme. Ayrıca hiçbir resimciyi taklit etmeme kararındaydım. Resim çizmek boyamak renklendirmek önemliydi elbette. Ama bizzat renk’in kendisi resmin de özü demekti hatta resim renkten ibaret bir varlıktı, katiyen başkaca bi’şey değildi. Diğer unsurlar hep renk bir anlam kazansın diye üretilmiş kabullenilmiş yan dolgu malzemesiydi. Şairlerin şiire taşıyamadığı renk, benim için (biz ressamlara göre yani) resim yanında hayatın da vazgeçilmez yapıtaşıydı. İş gitgide geldi salt renk’e dayandı ve orada kaldı. Artık üç öğün beş vakit renk diyor renk düşünüyor (renk yemek istiyor!) rengârenk bir dünya tahayyül ediyordum, muhayyilem de bana paralel davranıyor renk diyor ayrıca başka bi’şey demeyi reddediyordu. Renk ile zevk iç içe geçmiş yer ve konum değiştirmiş biri diğeri öteki beriki olmuş gibiydi. Durdu durdu duramadı malum yumurta karar kapısına dayandı, renkler içinden renk seçimi kargaşasında bîkarar kaldı. Fakat onu çok bekletecek değildim tecrübe imbiğinden damla katre damıtılmış rafine edilmiş haliyle ortaya çıkanı ifşadan adını açıklamaktan çekinmedim. Özgür irademle ilk ve son kere olmak üzere renk üzerine zevk tercihimi açıkladım: Kara! Gizli yolla da olsa araştırdım çalıştım çabaladım akademiadan yararlandım etimolojik yollara saptım epistemolojik gayret dahi gösterdim. Eh haliyle zordu ama bi’şekilde başardım, azmin elinden kim/ne ve nasıl halas olup kurtula ha koçum!
    cevrimden kande halâs olursunuz îy uşşâk deyu
    azıym zulm idüp kıldın bî-aman ağyârı şâdman kâfir

    BiciBey onca çaba sonunda kendine uygun bir so-nuca varmaya başaracaktı (Ama eldeki şey zevk ganimeti değil tam bir renk hezimeti idi). Kara ve kara’nın hayat-taki yeri üzerine muhtasar da olsa aşağıdaki özgün bilgi kırıntılarına ulaşıldı:
    *kara adı ve karamak fiili üzerine tetebbû:
    BiciBey’e özel ve onun isteği üzerine hazırlanmış gayriresmi ve gizli araştırma sonuçlarıdır. Lütfen erbabı dışında kimse ilgilenmeye zinhar alaka göstermeye!
    karabudun (halk)
    karabudundan toprağa
    düştü bak bir yiğit daha

    karabulut (yağmur yüklü bulut)
    karadüzen (saz çalma usulü)
    karagömlekliler (Camicie nere / Faşist parti gençlik kolu)
    karagün (ak değil 24 saatlik zaman dilimi)
    karahan (Oğuzhan’ın kafir babası)
    karahikaye (nesir biçimli/mısrasız hikaye)
    karaişçilik (kol beden işçiliği ırgatlık hamallık amelelik)
    karakol (gözetleme işi yapan kahraman military ünit)
    karaosman gazi (Söğüt’teki adamımız)
    karapapaz (zalim acımasız çirkin papaz vb.)
    karaparçası (toprak arazi ıssız ada komplexi)
    karasevda (bi’tür okkalı aşk)
    karaşovalye (bi’tür kafir savaşçı)
    karatahta (Tc rejimi vazgeçilmez mektep şey’i)
    “kara” ile kurulan yer adı, kişi adı vd. (Geniş bilgi için ilgili sözlüklere bkz.)
    Kelimeler: kapkara karaman karamık karanlık karaşın…
    Terkip: baht-ı kara (kara bahtlı, kaderi kötü)
    Deyimler: enseyi karartmak, kara çalmak, karalara bürün-mek, kara kara düşünmek, kılını karartmak, tencere dibin kara …
    “seved esved sevda” Arapça kara demek (bkz. hacerü’l-esved/karataş)
    vara vara vardım ol kara taşa
    hasret kodun beni kavim kardaşa
    “savadsız” meselesi: Kara tahtaya beyaz tebeşirle yazı yazamayan kişi, okuryazar olmayan, cahil (bkz. Azerbaycan yöresi).
    *
    Mevzu-yu dîger…
    Milenası olmayan bi Kafka, Pirayesi olmayan bi Nazım, Fahriye Ablasız bi Ahmet Muhip, Ayteni olma-yan bi Ümit Yaşar, Hildegardı olmayan bi Attila (İlhan), Mona Rozasız bi Sezai (Karakoç) düşünülemez dî mi (Efendim?) Ya Leylasız Mecnun, Şirinsiz Ferhat, Aslısız Kerem… eksiktir yarımdır kendini gerçekleştiremez, kendisiz (kedisiz gibi) kalır diyôm. Vee Melahatsız bi Bici-Bey… Hayali bile cihan deler (hayali cihan değer olmalı).
    Suphi : Bu arada kendini gerçekleştirmek çok güzel bi deyim âbi, harbiden etkilendim derinden çarpıldım.
    BiciBey: Eh arada derim/ederim bu tür sözler. Ama ilk kendim mi icat ettim başka ressamlar da kullanıyor mu kimseden habersiz tevarüt falan mı bilmiyôm (ki fark etmez). Dil/üslup sahibi olmak denen şey işte bööle bi’şeydir anlayana.
    Suphi : (Cümlen çok bozuk BiciBeyciim) Kesin otoritesin be âbi yani tartışılmaz bi entelektüel yapın var.
    BiciBey: Anlıyorum ve bağışlıyorum cüretini!
    Suphi : Ha?

    osman kibar tarafından 04 June 2015 tarihinde gönderilmiş.

  9. Hikaye / Osman Kibar / 18 Mayıs 2015
    Sıra : 140
    5. Seri : 10
    *Aynı gün Ceren Kenar Arnavutluk’u (makale)
    ben Küba’yı (hikaye) yazmışım! İşe de bakın.
    Aşağıya bkz.
    *
    VİVA COMANDANTE
    -Bekleyiş sanatı/sonatı-
    Geniş meydan Viva Comandante… Viva Comandante sesleriyle inim inim inliyordu.
    Değerli bir konuşmacı ve önemli bir konuşma bekleniyordu. Öyle bir kendini kaptırış ki hatip hiç gelmese de saatler boyu hatta süresiz süre böyle bağırır halde beklenebilirdi.

    Evet bundan beş yıla mukaddem olmalı.
    Liberty (özgürlük) meydanı hıncahınç doluydu. Lise üniversite düzeyinde öğrenci ve her sınıftan işçi olmak üzre toplam beşyüzbin adanmış (müfrit) kişi boğazyırtan sesle Viva Comandante sloganları eşliğinde Comandante’nin mikrofona teşrifini bekliyordu. Herkes bu türlü bi gecikmeye alışkındı hatta/sanki hep böyle gecikilsin de özlem ve heyecan artsın isteniyordu. Çok geçmedi kendine yine kendisinin veriverdiği madalyalar eşliğinde “o” göründü. Görünürlük lütfuyla slogan sesi heyecan duygusu adrenalin salgısı vb. daha bir yoğunluk kazandı. Comandante alışılmış coşturucu belli birkaç klişe söz paketi ardınca çok uzatmayıp kısa kesti. Bugün elbet Küba, ezilen işçi sınıfı ve insanlık onuru adına önemli bir gündü halk ve Komünist Parti elbet hep varolsundu elbet sosyalizm yaşasındı zalim emperyalistler elbet kahrolsundu cümlesi döktükleri kanda boğulsundu…

    Ve beklenen an…
    Bazı delik kulaklar günler öncesi çoğu kuşkulu kişinin ây inanmıyôm hadi canım yok artık daha neler başımıza taş yağacak olamaz vay be hakket mi lan deyip dudak büküp yüz ekşittiği deli işi bu fısıltıyı duymuş ama hiç mi inanmamıştı, akıl kârı ve olacak iş değildi zira. Fakat bazılarına göre ise neden olmasındı pekâlâ olabilirdi olmalıydı yakışırdı hatta geç bile kalınmıştı.

    Viva Comandante pek çok meziyet yanında halkına karşı pek lütufkâr ve anlayışlıydı da. Bilmem kaç derece nem oranlı bunaltan yapışkan bir tropik Havana sıcağında sevgili halkını (net beşyüzbin kişi) daha fazla bekletmek şânına uygun düşmezdi ve bu yüzden (evet kesinlikle bu sebepten) olsa gerek sözkonusu müjdeleri vermek için sözün sonunu beklemedi yani en son söyleyeceğini baştan deyiverdi.

    Aman tanrım neler de oluyordu demek olabiliyordu vay anasınaydı!
    Viva Comandante -ki başka bir adı da Uluönder’di- lafı eğip bükmeden bin dereden su getirmeden alkış ve slogan yoğunluğuna aldırıp dikkat etmeden nerdeyse hafifseyerek hatta önemsemez görünerek müjdelerini pat diye sıralamış mevcut insan yığınının ağzını iki karış açık bırakmıştı. Yani böyle âniden birden birdenbire apansız alıştırmadan beklenmedik beklenmesiz anda sürprizcesine…
    Böyle etmekle sevgili halkını şoka sokmuş zavallıların boğazında yutkunacak damla tükrük bırakmamıştı dahası hepsi böbreküstünden salgılanan adrenalini de tüketmişti ve gözler her zamanki gibi birer faltaşıydı. Tanımı karmaşık tasviri zor ve az görülür bir cezbe epopik bir kendindengeçiş ve mistik çeşnili bir tür trans durumu yaşanıyordu.
    Sessizlik beklenen ve her zamankinden uzun sürdü. Sonunda allak bullaktan altüst oluştan türbülanstan girdap anaforundan içi bi’hoş olma halinden kurtulmayı başarıp kendindengeçişten sıyrılan yiğit atak cüretkâr bir gırtlak kendi özgür iradesinden aldığı güçle “Viva Comandante” diye bağırabildi. Sessizlik yırtıldı. Bu sihirli kıvılcım teyakkuzda bekleyen öteki 499.999 kişiyi harekete geçirmeye yetti. Artan oranda yeniden başlayan slogan ululama yüceleme toplu tapınma yağmuru ve nirvana kapılarını zorlayana ritüel sağanağı bir süre daha sürdü. Öyle ki Viva Comandante’nin sevgili halkını son kere selamlayıp platformdan ayrıldığını ve mütevazı sarayına çekildiğini çoğu muçaços fark etmedi bile. Yani kendilerini mevzuya o derece kaptırmışlardı. Sonunda her güzel şey gibi bu tarihi miting de sona erdi. Katılımcılar da mabedinden ayrılan her mümin gibi gayet huzur dolu müthiş tatmin olmuş doymuş ruhunu dinlendirmiş istiğnâ makamını terennüm edercesine fısıltılı konuşmalar eşliğinde kendilerini bekleyen geniş cadde dar sokak ve günde en çok oniki saatçik hizmet veren barlara doğru aktı.

    Ama içlerinden birkaçı öyle yapmadı!
    Öyle yapmayanlardan birisi de otuzlu yaş süren Ernesto Emilyano Pabliyo Gonzales idi. Ernesto’nun kendince bugüne sakladığı bir pilanı vardı o yüzden sağda solda eğlenmeyip doğruca vaktiyle Partinin sadık bir üyesidir diye kendilerine sunulmuş seçkin bir nimet olan bahçeli küçük evine gitti. Kapı eşiğinde karşılandı sevgili güzel karısına sarıldı iki çocuğunu öptü duvarda asılı St. Tomassino ikonuna dönüp istavroz çıkardı (Bu beş yıl arayla ikinci kutsamaydı). Evita, Ernesto’daki beklenmeyen ve şaşırtan değişikliğin ilk eve girişte daha kapıdayken farkına varmış anlamış okumuş hissetmiş duyumsamış şaşırmış ama adını tam koyamamıştı. Sormayı da bilerek ertelemişti çünkü Ernesto’nun fabrikasında çalıştığı puro alışkanlığı yanında tekrar etmekten vazgeçmediği bir de şu söz vardı: “Fazla merak kötüdür insanı öldürür ve üstelik TekParti ilkelerine de aykırıdır”. Evita “Eh dedi, nasıl olsa Ernesto pek fazla bekletmez uygun durumda münasip bir açıklama yapar”. Paylaştıkları o kadar çok gizli sır vardı ki…

    Tamam, Ernesto iyiydi hoştu rejim Parti ve onun eşsiz tartışılmaz yanılmaz dâhi liderine sadıktı fakat hayata karşı da temelli kayıtsız değildi. Yaşam ve gelecek’e dair -sakıncalı falan demeden- olumlu umut dolu bir dizi tasavvur geliştirmişti: Radyo ütü düdüklü tencere ve hani hayal bu ya… ilerde iki sandalyeli aynalı usturalı sabunlu taraklı ve makaslı özel işletme bir berber dükkanı!

    Ve o an…
    İşte o an gelmişti çünkü bakınca elindeki cismin boşaldığı görülüyordu. Ernesto’nun dili çözülmek ve dilaltı baklası ortaya çıkmak üzereydi, gerçeğe yalnızca gerçeğe çok az kalmıştı.
    Işıl kısık gözler içilmiş bir kadeh şarap yutkunmuş bir ağız yakılmış bir puro ve düşünülmüş özenli bir ses… Havana’daki hava da sanki bir anlığına eser gibi yapıyor… Eh daha n’olsun. Parti üyesi Kübalı ideal bir işçi ailesi için çok bileydi!
    -Evet Evita artık çıkarabilirsin, günü geldi.
    -Aman Tanrım sen ciddi misin Erno?
    -Evet hem de o biçiminden!
    -…
    Güzel Evita yoğun heyecan ve salt inanmazlık etkisiyle elindeki son şeyi düşürdü (Günler sonra o nesnenin bulaşık süngeri olduğu hatırlanacaktı). Eğilip almadı masaya koymadı öylece yerde şekilsiz uzanmış bıraktı. Fırfırlı eteği ve kuzgunkarası saçlarını savurtarak küçük arka bahçeye koşmazdan önce Fernando ve Carmita diye seslendiği iki yaramazı sokağa salmayı akıl edebildi. Doğruca kümese yöneldi tavuklara her zamankinden sert davranıp dışarı kışaladı hepsi türlü gıdaklama mırıldanarak köşe bucak demeyip çil yavrusu gibi dağıldı. Her nasılsa üç adet civciv kümesin ıssız sağ arka köşesinde mahsur kalmış cikleyip duruyordu. Evita’nın onlara ayıracak vakti yoktu zaman hızlı akıyordu. Evita o küçücük tavuk evine girdi eğildi çürük zeminden iki tahta kaldırdı elini daldırdı sonra oradan aldığı şeyi odada gelmesini bekleyen biricik kocası çocuklarının babası Ernesto’ya götürdü. İkisi de sözsüz bir anlaşmayla ve ancak çat pat hatırladıkları birkaç kırıntı kilise duası eşliğinde kutsal emaneti açtı. Bu iki kat naylona sarılmış basit bir karton kutuydu (15x30x20). İçinden ters kayık biçimli üretilmiş parlak dümdüz bir alta sahip ayrıca uzun kuyruğu da bulunan bir teknoloji harikası çıktı. Özgür dünyada onu tanımlamak için bu ölçü laf salatası yapılmaz kısaca ütü denip geçilirdi.
    Ernesto sevgili karısına bi’tanecik eşine çocuklarının annesine ve güvenilir Parti yoldaşına ve elinde tuttuğu gizemli teknolojik varlık’a bir süre öylece baktı. Evita’ya özgürlük nasıl da yakışmıştı!
    *
    Esteban Garcia güleç yüzlü şişman canayakın esprili bol fıkra anlatır kahkahasıyla ünlü (ki bi yere kendinden önce o’su girerdi) becerikli sevecendi. Hırsları ve gelecekle ilgili sakıncalı pilanları da olan saygın bir Parti ilerigideniydi. Mafyatik eğilim ve buna uygun çevreye sahipti kurnazdı sinsiydi tedbirliydi kolay tongaya basmazdı çokyönlü bir yapısı vardı işbitiriciydi. Havana yakınlarında yeri gizli bir yeraltı çiftliğinde yasadışı parfüm ürettiği bile konuşuluyordu. Parti basamaklarından yukarı doğru hızlıca yükselirken hiç de ahlaki sayılmaz kısa yapılı yollar kullanıyordu. “Dostum vatana hizmet aşkı işte böyle bi’şey diyordu, çalışmadan olmuyor”. Yasal karısı Mariaanna yanında bar çalışanı bir metresi (Dolares) ve yedi çocuğu vardı ve günümüz Kübasında geçinmek öyle pahalıydı ki… İşte o ünlü ütünün tedarikçisi bu Esteban’dı. Evet bu ince işlerde sevmek ve yakınlık yetmezdi, kesingüven öncelik taşıyan önemdeydi. Esteban bu yüzden sık sık “Bak dostum Ernesto ütü mevzusu üzerinde çok riziko barındırıyor, radyo işine benzemez, lütfen dikkat ve epey sabır” diyordu. Ve nihayet Esteban bir gece bir bar çıkışı artık enikonu bir ısrar makinesine dönmüş Ernesto’ya “Sana güveniyorum yoldaş, sen iyi birisisin beni satmazsın. İnan maliyetine yapıyôm walla tek pesota çıkarım yok bu işte” demişti. Bu konuşma üzerine üç ay dolmaya yakın malzeme Ernestoların arka bahçesindeki kümes altına açılan çukur içindeki yerini almıştı. Teknoloji harikasının üzerinde made in USA yazıyordu. Ernesto düşününce hayret ediyordu: Zavallı kapitalist ülkeler işi gücü bırakmış gereksiz yere neler de üretiyordu! İşte idealsiz ideolojisiz lidersiz Partisiz bir topluluğun geleceği yer ancak burasıydı, yazıktı günahtı zulümdü ayıptı, insanlık adına acı bir kayıptı.

    Değerli ve potansiyel tehlike kaynağı varlık üç kat kalın naylona sarılıp kutusuyla birlikte gömülüp zulalanmıştı, elbette masumiyet timsali çocuklar görmeden. Zira çocuklar henüz ideoloji terbiyesi almadığından lider sevgisi tam gelişmediğinden doğru yanlış nedir bilmediğinden ötürü sağda solda konuşabilir ağızlarından ütü sözü dökülebilir Ernesto-Evita ikilisi rejim muhafızlarının müşfik kollarına düşebilirdi. Ernesto hatırlıyordu da karı koca tam on gün gece uyku tutmamıştı. Ve vefa ve sadakatin ete kemiğe bürünmüş biçimi olan Evita üstün bir fedakârlık örneği sunarak “Ütülediğim ilk gömlek seninki olsun istiyorum canım” demişti. Öyle güzel tutmuştu ki Ernesto puro fabrikasında bütün gün ütülü yaka tedirginliği yaşamıştı. Böylesi özenli ütü ancak buharlı bir makineyle başarılabilirdi ve aklı başında herkes bilirdi ki buharlı ütü kullanımı evde bulundurması elde edilmesi hatta buna teşebbüs edilmesi kesinkes yasaktı. Bu tür basit ayrıntılar meraklı göze sahip bir Parti komiserinin dikkatini çekebilirdi. Neyse korkulan olmamış Ernesto akşam evine tek parça dönebilmişti. Zanırtmanın yeri ve zamanı değildi mantığı ise hiç yoktu. O yüzden gizli ütüleme operasyonuna ilk ve son defa ara verilmiş sağ salim bugünlere erilmişti. Kutsal emanet “gününe kadar” unutulmaya değil uyutulmaya bırakılmıştı. Ve işte nihayet o özlenen beklenen özgür ve mutluluk dolu zaman dilimi gelmişti, gün bugündü be!
    Beş yıl önceydi Carmita doğmamıştı ve Fernando henüz iki yaşındaydı dört maaşa kıyılarak bir radyo sahibi olunmuştu, üstelik legaldi (Fakat gene de Esteban’ın sihirli uzun elinin bu işe değmesi gerekmişti). Oysa ütü yedi maaşlık birikime patlamış ve yasadışı yollardan ele geçirilmişti. Ayrıca buharlıydı ve elbette bunca telaş ve tehlikeye değerdi. Yakalanınca on yıl hapis yatmaya ise değmezdi!
    Beş yıl arayla böylesi sürpriz bu ölçüde travmatik olgu doğrusu kaldırılır yük değildi. Bünye alışana kadar okkalı bir sabır sürecinden geçmek gerekiyordu. Ama Evita güçlü kadındı bunu da atlatırdı. İşte yıllar önce ancak fısıltı olarak kurdukları hayaller beşer onar yıl arayla da olsa gerçekleşiyordu. Hani olur ya belki bir gün diğer dünyalılar gibi… Bu noktada Ernesto-Evita ikilisi susuyor ortalığa anlamdışı bir sükut çömüyor “Delirmenin sapıtmanın atıp tutmanın şımarmanın da bir sınırı ve hadd û hududu var canım” deniyordu.
    *
    Ve Ernesto’nun ünlü sabrı tükenmeye yüz tuttu fazla dayanamadı karısına şimdilik son bir kez daha sarılmaz ve bir kadeh daha savurmazdan önce kapıdan girdiğinden beri dilinin ucunu yalayan içi müjde dolu iki haber daha verdi: Viva Comandantemiz fritöz ve düdüklü tencere kullanımı da serbest bıraktı!
    Evita’dan yükselen heyecan ve inanmazlığa dair uzunca bir “hıı…” ünlemini ikisi de duydu. Fakat -dalgınlık bu ya- Ernesto basit bir ayrıntıyı atlamış bulundu (Oysa eve ilk radyo girdiğinde de aynısı yaşanmıştı). Bu yüzden biraz geç kaldı ve ne yazık sevgili Evitasını tutamadı. Bu sırada Evita sevinç ve mutluluktan bayılmayı başarmıştı. Ernesto uzandığında Evita çoktan yere yığılmıştı.

    BİTTİ
    *
    BANA “GERİCİLİĞİN” RESMİNİ ÇİZEBİLİR MİSİN?
    Türkiye / 18.05.2015 ceren.kenar@tg.com.tr

    Arnavutluk’un başkenti Tiran’ın tek otelinin bir lokantası vardı. Şehirdeki tüm yabancılar ki bunların çok büyük bir kısmı elçilik çalışanları idi, bu lokantada buluşur, hasbihal ederdi. Enver Hoca, Arnavutluk’ta çekirdek çitlemeyi yasaklamıştı. Bir gün aniden bu yasak kalktı. O lokantada günlerce, uzun uzun acaba bu yasağın kalkmasının arkasında ne var diye tartıştık. Rejim bir revizyona mı gidiyordu? Enver Hoca’nın gücü mü azalıyordu? Arnavutluk Emek Partisi içindeki fraksiyonlar arasında bir görüş ayrılığı mı vardı? Biz tüm bu tartışmaları yaparken, birden çekirdek çitlemenin tekrar yasaklandığı haberi geldi. Neden yasak kalkmıştı, neden tekrar kondu, hiç öğrenemedik.. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Arnavutluk gezisine iştirak etmek için, Tiran’a gittiğimizde aklımda yıllar önce değerli tarihçi, Princeton Yakın Doğu Çalışmaları Bölüm Başkanı, Şükrü Hanioğlu’nun bana anlattığı bu anekdot aklıma geldi. Avrupa’nın ortasında, bu Yontma Taş Devri karanlığını kuran rejimin adı, sosyalizm idi. Enver Hoca, 1908 devriminden birkaç ay sonra, 1908 yılının Ekim ayında doğdu. İsminin İttihat ve Terakki Cemiyetinin liderlerinden Enver Paşa’dan ilhamla verildiğini söylemek için müneccim olmaya gerek yok. 1908 yılında İstanbul’da esen devrim rüzgârı, birkaç sene içinde bir felakete dönecekti. Ancak bu devrimin mimarlarından Enver Paşa, o sene doğan birçok çocuğa isim babası olacaktı.
    Dindar Bektaşi tüccar bir babanın, Halil Hoca’nın oğluydu. 16 yaşında, monarşiye karşı kurulan bir öğrenci derneği ile siyasete girdi. Fransa’da eğitimine devam etti. Enver Hoca yönetimi, insanın aklına hayaline gelmeyecek baskıların uygulandığı bir dönem oldu. Binlerce muhalifini öldürdü, eski rejimin unsurları olarak gördüğü toprak sahiplerini ve orta sınıf mensuplarını çalışma kamplarına gönderdi. Hedef olan insanların, aileleri de hapishaneye gönderildi. Din yasaklandı, camiler, kiliseler yok edildi. Hatta hijyenik olmadığı gerekçesi ile (asıl gerekçe İslami görünümü azaltmaktı elbette) sakal bırakmayı yasakladı. Sosyalist liderlerin 20. yy’daki karnesi düşünüldüğünde hiç tuhaf değil Enver Hoca’nın yönetim biçimi. Stalin’in 20 ila 60 milyon arasında insan öldürdüğü tahmin ediliyor. Mao’nun ise 45 milyon. Bulgaristan’da sosyalist rejimin öldürdüğü insan sayısının 50.000 ila 100.000 arası olduğu söyleniyor. Doğu Almanya’da ise 80.000 ila 100.000 arası. Kuzey Kore’de 1.5 milyon. Kamboçya’da 1.4 milyon ile 2.2 milyon arası. Stalin bir konuda haklıydı. Bir insanın ölümü trajediyken, milyonlarınki istatistik oldu. Türkiye’deki Stalinciler, Maocular ve hatta Enver Hocacılar (evet Türkiye’de Enver Hocacılar da vardı) 20. yy’ın faşizm ile birlikte en barbar, en korkunç tarihine ve ideolojisine sahip oldukları için “öz eleştiri” vermedi. Bunu bırakalım, Türkiye’de ne sol örgütler, ne de sol görüşe mensup insan hakları örgütleri, hâlâ örgüt içi infazların hesabını vermiş değil. Araştırmacı-yazar Aytekin Yılmaz’ın cesur ve literatüre önemli katkısı olan kitabı “Yoldaşını Öldürmek” 1990-1999 yılları arasında 1000′den fazla örgüt içi infazı tespit ediyor. Yılmaz’a göre bu rakam aslında çok daha fazla ve 7000 civarında… Şimdi ne gerek var bunları konuşmaya, sosyalizm uzak bir mazi diyenler için ufak bir not: Bir şeyin mazi olabilmesi için, gömülmesi, yüzleşerek tarih olması gerekir. Türkiye’de sosyalist düşünce ile henüz hesaplaşılmış değil, henüz cenazesi kaldırılmış değil. Türkiye’de hâlâ Stalin’i öven milletvekilleri var. Arkaik bir sosyalizmi benimseyen partilerin bileşeni olduğu HDP, Türkiye’nin en ilerici ve demokrat partisi olarak görülüyor, bu ülkenin demokratlık ve ilericilik noterleri tarafından. Türkiye’de iyi niyetli çocukların, naif idealizmi olarak yüceltildi ve bu devam ediyor. Entelijansiya sol düşünce tarafından domine edildi. Hâlâ ve hâlâ Türkiye’nin en elit üniversitelerinin sosyal bilimler bölümlerine hakim olan ideoloji sol. Sadece entelijansiya mı? Türkiye’nin dünyaya açılması, serbest piyasa ekonomisi ile tanışması neden bu kadar geç oldu? Cevabı aslında Yalçın Küçük veriyor. 1960′larda Mülkiye’yi birinci olarak bitiren Yalçın Küçük, Devlet Planlama Teşkilatına girer, Hikmet Çetin yardımcısıdır, Süleyman Demirel sonradan yanında çalışacaktır. Küçük bürokrasi kariyerindeki icraatlarını şöyle anlatıyor: “Ben birinci plan döneminde Türkiye’ye televizyonun gelmemesini yazdım. Çok büyük tartışmalar oldu. Elimden gelse idi hiç sokmazdım, bugün bile sokmam. Ve çok memnunum. Türkiye’ye televizyonun girişini beş yıl geciktirdim”. Gericiliği, ilericilik; refah düşmanlığını, eşitlikçilik; indoktrinasyonu, özgürlükçülük olarak tanımladığımız sürece, sosyalizme mazi demek mümkün mü? Gericiliğin gerçek tarihini yazmadan ilerlemek mümkün mü?

    osman kibar tarafından 04 June 2015 tarihinde gönderilmiş.

Yorum Gönder