<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebiyat Sahnesi</title>
	<atom:link href="http://www.edebiyatsahnesi.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebiyatsahnesi.com</link>
	<description>›› sanat barış için &#8249;&#8249;</description>
	<lastBuildDate>Sun, 14 Feb 2010 19:05:21 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Kaymaklı Tavukgöğsü &#8211; Kemal Bilbaşar</title>
		<link>http://www.edebiyatsahnesi.com/kaymakli-tavukgogsu-kemal-bilbasar/</link>
		<comments>http://www.edebiyatsahnesi.com/kaymakli-tavukgogsu-kemal-bilbasar/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Feb 2010 19:05:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Edebiyat Sahnesi</dc:creator>
				<category><![CDATA[40 Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[kaymaklı tavukgöğsü]]></category>
		<category><![CDATA[kemal bilbaşar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatsahnesi.com/?p=250</guid>
		<description><![CDATA[Bay Naci Duru, elbise kuponlarından ilkini, Yerli Mallar Pazarı civarında gelip geçenlere &#8220;Memur kuponları alıyorum!..&#8221; diyen karaborsacılara satmış, dönüyordu.
Artık eskisi gibi acemi ve utangaç değildi. Alışverişi bir ayak önce bitirmek için, ilk teklif edilen fiyata &#8220;Eyvallah&#8230; Allah bereket versin. Taş mı attım, kolum mu yoruldu?&#8221; demiyordu. Şimdi bu işi bir suç, bir çeşit dilencilik telakki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bay Naci Duru, elbise kuponlarından ilkini, Yerli Mallar Pazarı civarında gelip geçenlere &#8220;Memur kuponları alıyorum!..&#8221; diyen karaborsacılara satmış, dönüyordu.</p>
<p>Artık eskisi gibi acemi ve utangaç değildi. Alışverişi bir ayak önce bitirmek için, ilk teklif edilen fiyata &#8220;Eyvallah&#8230; Allah bereket versin. Taş mı attım, kolum mu yoruldu?&#8221; demiyordu. Şimdi bu işi bir suç, bir çeşit dilencilik telakki etmiyor, bu alışverişe, harbin son yılında, iyiden iyiye alışmış bulunuyordu.</p>
<p>Hükümetin on beş lira karşılığı verdiği A kuponu kendisine havadan on lira kazandırmıştı işte ama bu parayı &#8220;nereye peşin&#8221; sarf edeceğine henüz karar vermemişti. &#8220;Delik o kadar büyük, yama o kadar küçük&#8221;tü ki&#8230;</p>
<p>Karısı ne derse desin, oğlanı bir kere doktora göstermeliydi. &#8220;Solucan var da ondan sarı bu çocuk, bu kadar.&#8221; diyorlardı komşular&#8230; Ama solucan peynirden, şekerden oluyordu. Oysaki oğlanın peynir yüzü gördüğü yoktu; şekeri de karısının dayısına gittikleri zaman yiyordu.</p>
<p>Çocukta solucan olmadığı muhakkaktı. Ne salyası akıyor ne de burnu kaşınıyordu.</p>
<p>Peki ama karnı da boşuna şişmezdi ya oğlanın? Elbet bir derdi vardı. Dispansere götürmeliydi muhakkak bir kere. &#8220;Gözlüklü doktorun ilaçları iyi geliyor herkese.&#8221; diyordu mahalleliler.</p>
<p>Bay Naci Duru&#8217;nun karısı, çocukta &#8220;doktorluk&#8221; bir maraz görmüyordu. O, bütün fakir semt halkı gibi, doktordan çok komşu teyzelerine inanıyordu. Onların ilaçlarını daha &#8220;hasiyetli&#8221; buluyordu. Sarımsakla kabak çekirdeğini dövüp sabahları yutturdular mı yüzünün sarılığı da giderdi, karnının şişliği de inerdi&#8230; Hadi bilemedin solucan şekeri yedirirdin. Bak o zaman bir şeysi kalır mıydı oğlanın&#8230;</p>
<p>Lakin Bay Naci Duru için kırk beşinden sonra kavuşulan bu oğlancığın kıymeti büyüktü. O, &#8220;kuru dalın meyvesi&#8221;ydi. Ve onu, kabristan avlusunda çocukların taşladığı sarı erikler gibi renksiz görmeye yüreği katlanmıyordu. Yanaklarının Amasya elması gibi kırmızı kırmızı ışıldamasını istiyordu. Kör olası dünya savaşının sırası mıydı? Harp çıkmasaydı bu çocuk şimdi böyle mi olurdu? Ona yatarken 250 gram süt içirse sabahları tereyağcığını, yumurtasını, reçelini yedirse yanakları böyle solar mıydı? Harp çıkaranın gözü kör olsundu&#8230;</p>
<p>Hayır&#8230; Bay Naci Duru karısının bütün iyimserliğine rağmen bu on lirayı oğlanın sağlığına har­cayacaktı. Varsın bu para eczacılara kısmet olsundu. Zaten laneti nasıl kazanmışlardı? Alın teriyle kazanılmayan paranın gideceği yer belliydi; ya ilaca ya doktoraydı&#8230;</p>
<p>Sara Hanım nihayet boyun eğdi ama &#8220;yazık dört kilo et parasına&#8221; demekten kendini alamadı.</p>
<p>Küçük Engin&#8217;e &#8220;adamlıkları giydirildi. Saçları tarandı. Engin, küçülmüş lacivert elbiseleri içinde büsbütün çelimsiz ve sarı görünüyordu.</p>
<p>Dispanserin &#8220;gözlüklü doktoru&#8221; korkudan gözlerinin halkaları büyümüş, babasının ellerine sımsıkı yapışmış olan Engin&#8217;i okşadı. Ona bir şeker verdi. Sonra bir tane daha vereceğini vaat ederek boğazını, ciğerlerini ve karnını muayene etti. Göz kapaklarına bakarak kansızlığının derecesini ölçtü.</p>
<p>Çocuk biraz zayıf düşmüştü. Karnının şişliği bundandı. &#8220;Bir tüberküloz başlangıcı&#8221; diyemedi. Bu melun kelime boğazında düğümlendi.</p>
<p>İştahsızlığı için bir şurup, kanlanması için iğneler veriyordu. Tereyağı, peynir,<strong> pirzola,</strong> karaciğer, kompostolar, tatlılar tavsiye etmenin bu fakir semt halkıyla alay etmek gibi bir şey olacağını hissediyordu.</p>
<p>Fakat &#8220;Mümkün olursa günde üç-dört yumurta yedirmelisiniz.&#8221; dedi Reçeteyi babasına verirken Engin&#8217;in ağzına iri bir lokum soktu. &#8220;Hadi geçmiş olsun.&#8221; dedi. Onlar baba-oğul kapıdan çıktıkları sırada doktor başını salladı, omuzlarını kaldırdı. Harp yılları içindeydik, ne çare&#8230;</p>
<p>Bay Naci Duru ilaçları &#8220;Şifa&#8221;da yaptırdı. Bu ad ona ilaçların hülasası gibi geliyordu. Eh&#8230; ilacın iyisi de insanın iyisi gibi &#8220;büyük&#8221; yerde bulunuyordu. Bu çeşit çeşit kavanozlar, mavi, kırmızı yeni dünyalar, garip garip şişeler, camekânlı dolaplar ve ilaç kutuları, ona, hastalıkların yanıp kül olacakları acayip bir âlem gibi geliyordu.</p>
<p>Küçük Engin de bu beyaz gömlekli adamların gidip kayboldukları kırmızı perde arkasında fevkalade bir şeyler olacağını sanıyordu. Kapının üstündeki resimden gözlerini ayırmıyordu. Bu resim ona komşu Rasime halanın masallarındaki devi hatırlatıyor ve babasına sokuluyordu.</p>
<p>Eczaneden &#8220;iğneleri ve şurupları&#8221; aldıkları zaman ellerinde yüz yirmi kuruşları kalmıştı. Bu pahalılık zamanda üç-dört ilaç almışlardı. Buna da şükür. Ya ilaçları bulamasalardı? Engin önünde Lorel ve Hardi satan bir kuklacıdan, kendisine &#8220;şapkalı cüce&#8221; alması için babasına yalvardı. Ne güzeldi bu cüceler&#8230; Boyları uzayıp uzayıp kısalıyordu.</p>
<p>Bay Naci Duru, hanımdan azar işiteceğini bildiği hâlde, oğlunun bu arzusunu kıramadı. Ya oğlan ölüverirse&#8230; İçinde bir huzursuzluk hâlinde duyduğu bu endişe, şimdi bütün acılığı ve çıplaklığıyla ortaya çıkıyordu. O zaman oğluna bir kukla almayışı, yüreğinde büyük bir hicran hâlinde kanayacaktı?</p>
<p>Yetmiş beş kuruş verip kırmızı yanaklı ve şişman olan kuklayı satın aldı. Kimbilir belki de bu ilaçlar sayesinde oğlu da böyle şişmanlardı.</p>
<p>Küçük Engin, kuklacının gösterdiği bebeğini yakaladı. Kuklanın elbisesi altında, makasa benzer iki tahta parçasını sıktığı zaman &#8220;cüce&#8221;nin boyu uzuyordu. Ooo&#8230; Bu ufacık adam kendisine gülüyordu da. Engin de kahkahayla gülmeye başladı.</p>
<p>Babası pek sevindi.</p>
<p>&#8220;İsterse hanım bana bir hafta kahve parası vermesin. Bu israfımızı da başımıza kaksın, razıyım. Engin kuklasından memnun ya.&#8221;</p>
<p>Maamafih çarşı içinde el ele giderken:</p>
<p>&#8220;Bana bak Engin! Annen sorarsa kuklayı çarşıdan aldığımızı söyleme, gözlüklü doktor verdi de, e mi?&#8221; diye tembih etti. &#8220;Bilirsin, annen oyuncağa para vermemizi istemez&#8230;&#8221; dedi.</p>
<p>Muhallebici önünden geçiyorlardı. Engin, babasını bugünkü kadar cömert ve zengin hiç görmemişti. Ne isterse babasının alacağını sanıyordu. Muhallebicinin camekânlarındaki muhallebiler, sütlaçlar, kim bilir ne kadar tatlıydı. Müjgân teyzelerinde bir defa tavukgöğsü yemişlerdi. O da tıpkı bunlar gibi boyayla süslenmişti. Ah, şu tavukgöğsünden bir tane yeseler!.. &#8220;Babacığım&#8230; Acıktım ben. Bana tavukgöğsü alsana&#8230;&#8221;</p>
<p>Bu teklif Naci Duru&#8217;yıı hem sevindirdi hem ürküttü. Oğlu bir şey yemek istiyordu ha?.. Evde sofraya bin nazla oturup bir şey yemeden kalkan oğlu, şimdi &#8220;Acıktım.&#8221; diyordu. &#8220;Gözlüklü doktor&#8221;un elinde muhakkak bir uğur vardı.</p>
<p>İyi ama acaba cebinde tavukgöğsü alacak kadar para kaldı mıydı? Elli kuruşu vardı. Eh&#8230; Bu parayla bir tavukgöğsü verirlerdi elbet&#8230; Kendisi yemese de olurdu. Parası olmadığı için yiyemediğini nereden bileceklerdi? Muhallebici, olsa olsa kendini ya oruçlu sanacak yahut da şeker hastalığından muzdarip bilecekti.</p>
<p>Camekânın kenarındaki liste gözüne ilişti&#8230; Tavukgöğsünün karşısında 17,5 kuruş yazılıydı. Demek kendisi de bir tabak yese gene on beş kuruşu kalacaktı. Muhallebiciye göğsünü gere gere girdi. İçerde, köşeye çekilmiş, burun buruna, bir delikanlı ile boyalı kızdan başka kimse yoktu. Erkek bir şeyler anlatıyor, öteki kaşığıyla gelişigüzel oynayarak ve gülümseyerek onu dinliyordu. &#8220;Bu hareketli ve alçak sesli konuşmayı biz de biliriz.&#8221; diye düşündü. &#8220;Hey gidi gençlik ve bolluk yılları&#8230;&#8221;</p>
<p>Oğlunu sandalyeye oturttu. Engin&#8217;in &#8220;gülen cüce&#8221;sini de masa üzerine yatırdı&#8230;</p>
<p>Naci Duru, masayı bezle silerek ne emrettiğini soran garsona, gayet kati bir sesle:</p>
<p>&#8220;Bize iki tavukgöğsü getir!&#8221; dedi. Engin kuklasını alıp oynatmak hevesiyle, ona sarıldığı sırada, babası, elini tuttu. Kaşlarını yukarı kaldırdı:</p>
<p>&#8220;Burada olmaz.&#8221; dedi.</p>
<p>Engin &#8220;Burada niçin olmaz!&#8221; diye düşündüyse de sormaya cesaret edemedi.</p>
<p>Duvarlarda o kadar çok ayna vardı ki. Camekânlar da tatlıyla doluydu. Şu beyaz elbiseli adam, niçin bu kadar çok tatlısı olduğu hâlde, yemiyordu? Yoksa o da, &#8220;gözlüklü doktor&#8221; gibi hastalara mı bakıyordu?</p>
<p>Garson iki tavukgöğsü getirdiği sırada, Bay Naci Duru, başından şapkasını çıkarmadığını hatır­ladı. Şapkayla böyle yerlerde oturmak ayıptı. Şu gençler ihtimal kendisini ayıplamışlardı. Hadi onlar görmedi, diyelim. Etraflarına bakacak hâlleri yok&#8230; Ama şu garsonla, masadaki kız boşuna gülümsemiyorlardı birbirlerine&#8230;</p>
<p>Şapkasını asıp tekrar yerine oturduğu zaman, oğlunun büyük bir iştahla tavukgöğsünü yediğini gördü. Maşallah, yarılamıştı bile&#8230; Yok canım. Tavukgöğsünü muhallebici tabaklara küçük parçalar hâlinde koymuştu da ondan öyle sanıyordu. Oğlu henüz üzerinden bir kaşık&#8230; O ne?.. Tavukgöğsünün üzerinde bir parça kaymak vardı, oğlu onun yarısını yemişti. Acaba?.. Evet, kendi tabağında da tavukgöğsünün üzerinde bir parça kaymak vardı.</p>
<p>Sırtından soğuk bir ter boşandı.</p>
<p>Eyvah!.. Kaymak parasını nereden verecekti? Ama levhada &#8220;Kaymaklı tavukgöğsü&#8221; diye bir tatlı fiyatı yazılmamıştı. Camekândaki bütün tavukgöğsü ve muhallebilerin üzerinde birer parça kaymak vardı. Yüreğine biraz su serpildi.</p>
<p>Eh&#8230; Demek ki tavukgöğsünün parçaları küçülmüş fakat üzerine biraz kaymak ilave edilmişti. Bununla beraber, içi rahat değildi. Kaymaklı tavukgöğsünün lezzetini bir türlü çıkaramıyordu. Ağzının tadı kaçmıştı sanki.</p>
<p>Engin, tabağını iyice sıyırdı. Hatta İki eliyle kenarından yakaladı fakat babası tam vaktinde müda­hale ederek gülünç vaziyete düşmekten kurtardı kendilerini. &#8220;Evladım, tabak yalanmaz, biliyorsun.&#8221; diye fısıldadı ve kendi tabağındaki parçayı da oğluna verdi. Bereket o sırada iki genç müşteri kol kola dükkândan çıkıyorlardı Kimse<strong> onun bu</strong> müdahalesini görmemişti.</p>
<p>Garsonu çağırdı. Elli kuruşu masa üzerine koydu. Garson parayı almadı.</p>
<p>&#8220;Daha yirmi kuruş vereceksiniz, efendim.&#8221; dedi.</p>
<p>Sırtına bir ter dalgası hücum etti. Sakin olmaya çalışarak sordu: &#8220;Neden? İki tavukgöğsü yemedik mi biz!&#8221;</p>
<p>&#8220;Evet efendim fakat kaymaklıydı&#8230;&#8221;</p>
<p>Korktuğuna uğramıştı demek! Şimdi gözünün önüne garsonla çekişmeler kapının önüne birikmiş insanlar, polisler geliyordu. Rezil olacaktı?</p>
<p>Oysaki burada kendisi, haksız değildi. İşin içinde bir düzenbazlık var gibiydi. Onlardan kaymaklı tavukgöğsü isteyen kimdi?..</p>
<p>Soğukkanlılığını elden bırakmamalıydı.</p>
<p>&#8220;Ben sizden iki tane tavukgöğsü istedim. Kaymaklı olsun demedim ki. İşte fiyat listeniz de karşıda. Tavukgöğsü 17,5 kuruş diye yazılı. Kaymaklı kaymaksız lafı yok. &#8220;Kaymaklı tavukgöğsü&#8221; diye bir şey olsaydı onun da fiyatını yazardınız.&#8221;</p>
<p>Hâkim karşısında kendini müdafaa eden bir suçlu gibi bütün cesaret ve zekâsı uyanmıştı:</p>
<p>Bu da yeni bir karaborsa hilesi miydi? Bu ne rezaletti? Âlemi soymak için bütün esnaf elbirliği mi etmişti?</p>
<p>Bay Naci Duru&#8217;nun bu tehdit dolu sözleri garsonu şaşırtmıştı:</p>
<p>&#8220;Şimdi müşteriler hep böyle yiyorlar da efendim&#8230; Affedersiniz&#8230; Yanlışlık bizde oldu.&#8221; dedi.</p>
<p>Bay Naci Duru istihfaf dolu bir bakışla baktı ve dudağının ucundan:</p>
<p>&#8220;Biz o kibarlardan değiliz oğlum&#8230; 50 kuruş içinden 35 kuruş al, üstünü ver&#8230; Ben fazla laf istemem!&#8221; dedi.</p>
<p>Avucunda 15 kuruşla kapıdan çıktıkları zaman, kaymaklı tavukgöğsü satanlara karşı bir zafer kazandığı hâlde, neşe, sevinç yerine bir yeis, hüzün ve bıkkınlık duyuyordu.</p>
<p>Engin&#8217;in elindeki kukla gülüyordu ve sokakta insanlar koşar gibi yürüyorlardı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatsahnesi.com/kaymakli-tavukgogsu-kemal-bilbasar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gülen Ada &#8211; Cevat Şakir Kabaağaçlı</title>
		<link>http://www.edebiyatsahnesi.com/gulen-ada-cevat-sakir-kabaagacli/</link>
		<comments>http://www.edebiyatsahnesi.com/gulen-ada-cevat-sakir-kabaagacli/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Feb 2010 19:04:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Edebiyat Sahnesi</dc:creator>
				<category><![CDATA[40 Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[cevat şakir karaağaçlı]]></category>
		<category><![CDATA[gülen ada]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatsahnesi.com/?p=248</guid>
		<description><![CDATA[Kimi insan para pul budalası olur, kimisi keşif ve icat meraklısı, bazısı da musiki aşığı. Deli Davut ise adalar karasevdalısıydı. Denizin bu deli divanesinin gözünde hep adalar tüter, adalar titrerdi. Tan yeri ağarırken adalarla beraber uyanacağım diye çok geceler göz yummazdı. Gecenin boşluğu ile örtülü duran deniz rüyasına dalmış derin derin uyurken, tan ışığını yükselten [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kimi insan para pul budalası olur, kimisi keşif ve icat meraklısı, bazısı da musiki aşığı. Deli Davut ise adalar karasevdalısıydı. Denizin bu deli divanesinin gözünde hep adalar tüter, adalar titrerdi. Tan yeri ağarırken adalarla beraber uyanacağım diye çok geceler göz yummazdı. Gecenin boşluğu ile örtülü duran deniz rüyasına dalmış derin derin uyurken, tan ışığını yükselten kapan adalar, Arşıpel&#8217;in o kopkoyu çelik mavisinde sanki şafak parçaları gibi parlar ve Davut&#8217;a tâ uzaklardan göz kırparak, koyunlarında bir yeni gün daha yaşayacağını ona gün doğmadan müjdelerdi. Bunu gören Davut dünyaya yeni gelmişe dönerdi. Kuş uçmaz, kervan geçmez dağ başlarında gerili duran telgraf tellerine rüzgâr değince, tellerin uzun uzun &#8220;viinggg&#8221; inlemesi gibi, Davut&#8217;un da gönlü titreye titreye ışığa ve açıklıklara uyanır, gözleri yüreğinde vuran sevinçle harlardı.</p>
<p>İşte o zaman artık içi içine sığmayan Davut limanda uyuyan kayığının demirini hırçın hırçın koparıp atar ve adından da, sanından da, özel kişiliğinde de soyunarak salt hür gönül Neptün&#8217;ün Anfitrit&#8217;i çağıran sesinin hızıyla adalara doğru fırlar ve Arşipel&#8217;in cam mavisi dalgalarının uçan yelelerine uzun bir bayrak, bir koro gibi yapraklanan gülüşünü katardı.</p>
<p>Ne var ki, Deli Davut Arşipel&#8217;in sayısız adaları arasında -yol uğrağı olmayan, ücra bir yerde &#8211; asıl Gülen Ada&#8217;nın vurgunuydu. Deli Davut Gülen Ada&#8217;ya doğru fırlarken ada sanki onu karşılamak için kalçalarına kadar denizden kalkardı. Deniz adayı fırdolayı sarar hem köpükleri, hem de çırpıntılarıyla onu gıdıklardı. Salınan ağaç savrulan dal ve yapraklarla şakrak ada, delişmen saçlarını çalkalayarak katıla katıla gülerdi. Ne var ki, kendi ışığı içinde gizlenen güneş gibi, ada parlayan ışığında kaybolur koca enginde ufuktan ufuğa çınlayan gülüş olurdu.</p>
<p>Adanın ta açıklarından çınlayan gülüşü ile Deli Davut&#8217;un denizden gelen gülüşü birbirine gönül verenlerin karşılıklı uzatılan kolları gibi kavuşarak çekerler, âdeta dudak dudağa gelirlerdi. Zaten her şey &#8230; deniz, dalga, köpük, kaya, ağaç, dal, kök, ne varsa&#8230; pembe bir camdan geçen bir bakış gibi, o gülüşten geçerek hep şenlenir gülerdi.</p>
<p>Gülen adanın nerede başlayıp nerede bittiği hiç bilinmezdi. Çünkü adanın kıyıları ve bağrı deniz altı Mağaralarıyla ve denizleriyle oyuk oyuktu. Adanın deniz altındaki koridor ve tünellerinden giren dalgaların suları, kuytu bir yerde sevişiyormuş gibi koyun koyuna fırıl fırıl girdaplanırlar, birbirine bir şeyler fısıldayıp anlatırlar, sonra birden bire, çıldırasıya sevindiren bir müjdeyi duymuşlarmış gibi havaya, bir pırlanta sütununa benzeyen bir gülüş şelalesi fırlatırlardı. Sular iç içe ebemkuşakları yaparken ürkek çığlıklar duyulurdu. Sular yine adaya dökülürdü. Paniğe tutulan sular, kendilerini uçurumdan aşağıya atarlardı. Sanki edepsiz olan su perilerine sataşıp çimdiklemişti, duyulan çığlıklar onlarındı.</p>
<p>İzmir&#8217;in büyük Kaliferni şirketinin ünlü eksperi Murat Kocadağ, Deli Davut&#8217;a; &#8220;Bana bak! Gülen Ada&#8217;yı biliyor musun? Bu ada nerededir?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Deli Davut&#8217;un cevap olarak, kolay ve geniş bir kavisle havada gezdirdiği eli, sanki adanın sınırlarını dört bucağa fırlatıyor ve adaya dolaylarından tamamen hür bir varlık veriyordu. Eksper, &#8220;Ada ne yapar? Güldüğünü söylüyorlar. Sahiden güler mi?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Deli Davut, &#8220;fırlattığı bir topu ata tuta yapayalnız oynayan bir çocuk gibi, gülüşünü fırlatarak &#8220;denizlerde tek başına oynar&#8221; dedi.</p>
<p>Eksper bir motor kiraladı. Kılavuzluk edecek olan Davut&#8217;un kayığı da yedekte çekilecekti.</p>
<p>Kocadağ&#8217;ın tavrında ve sesinde, sahip olduğu otomobillerin, emlakin ve paraların büyük tutarı sırıtırdı. İnsan onunla görüşürken, bir insanla mı konuşuyor yoksa otomobille, emlak ve arazi ile ve para kasası ile mi konuşuyor pek bilinmezdi. Adanın da asıl tuhaflığı, adamın adayı değil, ama adanın adamını seçmesiydi.</p>
<p>Uzaktan yanaşmakta olan Kocadağ&#8217;ı görünce ada yavaş yavaş büyümeye koyuldu. Zaten onun saati saatine uymazdı ki durup dururken burası kararır, ötesi aydınlanır, kızarır, morarır, mavileşir, bulut olur yayılır, buğu olup uçup giderdi. Oraya, bütün gönül gözlere ve kulaklara toplanarak patırtı yapıp adayı ürkütmemek için, usul usul ayak ucuna basarak gidilirdi. Oysa Kocadağ otomobilin parasını sayınca, otomobile binmek ve yumuşak koltuğun üstüne yan gelmek hakkını kazanmışçasına adanın önüne gelip kendisini eğlendirmek için soytarılık yapmasını bekliyordu. Gönül değil, şaka değil, para veriyordu. Ada, Kocadağ&#8217;ı görünce tepesine doladığı koskocaman kara bulutu başına davul kadar kavuk edindi ve deniz ortasında asık suratlı bir gulyabani kesildi.</p>
<p>Motor adayı kıyılarken adanın ağzı kalabalık mağaraları köpür köpür köpürerek Kocadağ&#8217;ın suratına deniz tükürdü. Kayalar diş göstererek hırlıyorlardı. Kunduralarının tabanlarıyla, şap şap diye tapu senedi damgalarcasına adım atan eksper, adanın artık adam akıllı damarına basmıştı. Kaya sırtını silkince Kocadağ düştü. Patavatsız taşlar kuş tüyü kesileceklerine kaskatı dondular. Bazı kayaların tepesi attı. Her delikten havaya sular fışkırdı. Kocadağ sırılsıklam oldu. Sudan kaçınayım derken çalılara daldı. Adanın tüyleri diken diken oldu. Sandal çalıları Kocadağ&#8217;a çelme taktı. Kocadağ durmamacasına sırtüstü, yüzüstü  geliyordu. Adanın bağrı hava dolu bir gayda kesilmişti. Her deliği dağı dağa kavuşturan, diş kamaştırıcı bir cayırtı koparıyordu. Adanın siniri tutmuştu. Ada yapayalın sertliği ile, sipsivri sokuculuğu ile kapkanca tırmalayıcılığı ile Kocadağ&#8217;a kaktı, tekmeledi, tokatladı ve daldı.</p>
<p>Kocadağ&#8217;la beraber gelen ve adayı göklere çıkarırcasına metheden iki badi badi bacaklı kâtip, bu edepsizlik ve terbiyesizliği ada değil, fakat kendileri ediyorlarmış gibi sıkılıp büzülüyor; Kocadağ düştükçe yerden temennalar sallıyorlardı.</p>
<p>Kocadağ kan ter içinde Davut&#8217;a &#8220;Ülen, senin metettiğin ada bu mu? Hani ya türkü söylerdi? Eşek gibi anırıyor be! Ada değil baş belası!&#8221; diye gürlerdi.</p>
<p>Deli Davut &#8220;Ah efendim, bu güne dek hiç de böyle anırmamıştı.&#8221;dedi.</p>
<p>Kocadağ &#8220;Ne zoruma! Bu zırıltıyı niye dinleyeyim? Gider de oteldeki fonografımı çalarım&#8221;dedi. İki kâtip de yerden temaşa ederek &#8220;İsabet buyrulur efendim&#8221; dediler. Bunun üzerine Kocadağ motora binince, Davut&#8217;u kayığı ile adada bırakarak çekilip gitti.          <br />
***</p>
<p>Deli Davut şaştı kaldı. Rüzgâr dindi. Sular karardı ada geceye kaydı. Ay çıktı. Adanın üzerindeki bir buluttan ince bir nur iniyordu. Serinlik ve fısıltıdan ibaret bir duvaktı. Adaya sükût serpiyordu. Titreyici yağmurun her damlası ay ışığında ince bir gümüş tel oluyordu. Ay ışığı buğuda bir ebemkuşağı sallandırdı. Sanki ada milyonlarca gümüş tellerle ebemkuşağına asılı salınıyordu. Ada gelin kuşağının kavisiyle sanki Davut&#8217;un üzerine eğilmiş gülümsüyordu.</p>
<p>Deli Davut uykusundaki tebessümünün halesiyle, ebemkuşağının çemberini tamamlıyordu. Denize düşen çiğ tanesinin, ayrılığını denizde kaybetmesi gibi, Deli Davut da adadan ayrılığını kaybediyordu. Gündüz gülüşe gülüşe gelmişlerdi. Ay ışığında ise ayrı gülümseme onları birbirine sarıyordu. Dünya kendi yolunda, onlar da rüyalarında döne döne gidiyorlardı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatsahnesi.com/gulen-ada-cevat-sakir-kabaagacli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Elli Kuruş &#8211; Orhan Kemal</title>
		<link>http://www.edebiyatsahnesi.com/elli-kurus-orhan-kemal/</link>
		<comments>http://www.edebiyatsahnesi.com/elli-kurus-orhan-kemal/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Feb 2010 19:01:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Edebiyat Sahnesi</dc:creator>
				<category><![CDATA[40 Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[elli kuruş]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[orhan kemal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatsahnesi.com/?p=246</guid>
		<description><![CDATA[İster lapa lapa kar, ister şarıl şarıl yağmur yağsın, isterse de bütün gecenin ayazından karlar dona kesmiş olsun, sabahın beş buçuğunda karanlıkları ürperten sesiyle sokağa girerdi:
&#8220;Gazete, havadiis!&#8221;
Sabahın dördünde yazı makinemin başına geçtiğim için, bu ses, bu kara, yağmura, ayaza kafa tutan bu canlı, bu pırıl pırıl ses beni yazı makinemin başında bulurdu. Gazete paralarını akşamdan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İster lapa lapa kar, ister şarıl şarıl yağmur yağsın, isterse de bütün gecenin ayazından karlar dona kesmiş olsun, sabahın beş buçuğunda karanlıkları ürperten sesiyle sokağa girerdi:</p>
<p>&#8220;Gazete, havadiis!&#8221;</p>
<p>Sabahın dördünde yazı makinemin başına geçtiğim için, bu ses, bu kara, yağmura, ayaza kafa tutan bu canlı, bu pırıl pırıl ses beni yazı makinemin başında bulurdu. Gazete paralarını akşamdan masamın kıyısına koyduğum için, bekletmez, koşardım sokak kapısına. Gazetelerimi önceden hazırlamış olurdu. Uzatır, paraları alır, saymaya filan lüzum görmeden cebine atar, donmuş burnu buhar kazanı gibi tüterek uzaklaşırken, canlı, yaşam dolu sesiyle sokağı gene neşelendirirdi:</p>
<p>&#8220;Gazete, havadiis!&#8221;</p>
<p>Anlattığına göre, gazetelerden birinde tahsildarlık yaparken kötü bir kadının ardından evini, İstanbul&#8217;u bırakıp İzmir&#8217;e mi ne giden babasına annesi ilkin çok kızmışsa da, sonraları, &#8220;Ne yapalım? Bizden daha iyisini bulmuş olacak. Uğurlar olsun!&#8221; deyip kolları sıvamış. Karaköy&#8217;deki bir eczaneye girmiş. Görevi, boş ilaç şişelerini uzun tel saplı fırçalarla yıkamakmış. Bir, beş, on, yüz, bin şişe değilmiş ki, belki on binler, belki de yüz binlerce. İsteyeni olsa haminnesi hemen evlendirecekmiş onu, ama yokmuş isteyeni. Bir gün kendi kendine, &#8220;Şimdi herkes güzel kadın alıyor,&#8221; demiş. &#8220;Benim gibi kara kuruyu kim ne yapsın?&#8221;</p>
<p>Haminnesi Tahtakale&#8217;de, tuzcuda çalışıyormuş. Annesinin eczaneden kazandığıyla kıt kanaat geçiniyorlarmış ama şu son zamlar olmasa. Çaresiz, okulu beşten bırakıp annesiyle haminnesinin kazançlarına bir şeyler katabilmek, hiç olmazsa üç yaş küçüğüyle kendisinin okul masraflarını çıkarabilmek yolunu tutmuş, gazete satıcılığına başlamış.</p>
<p>&#8220;Okumak istiyorum ağabey. İlk&#8217;i, sonra orta&#8217;yı, daha sonra da liseyi bitireceğim. Liseyi belki de yatılı sınavını kazanıp parasız okurum. Ama mutlaka okuyacağım. Kardeşim de&#8230; Babamıza benzemeyeceğiz hiç. Kardeşim diyor ki, o zaman babam ihtiyar olur. Saçı sakalı ak pak, elleri fitreye titreye gelir. Yalvarır. Acır mıyız?&#8221;</p>
<p>Mevsim bahara dönmüştü ama gene de çok soğuktu.</p>
<p>&#8220;Sen ne karşılık verdin kardeşine?&#8221;</p>
<p>Omuz silkti:</p>
<p>&#8220;Acımak lazım ama olmaz ki. Baba. Anneme sordum, canı çıksın, dedi. Haminnem ateş püskürdü. Fakat olmaz, dedim kardeşime. Annemle haminnemden habersiz&#8230;&#8221;</p>
<p>Sabahın erken saatinde kalkıp koşuyormuş gazete bayisine. Bayi ana baba günü. Kendi gibi o kadar çok okullu çocuk varmış ki, bayi gazetelerini nazla veriyormuş. Daha kötüsü de gazeteleri alırken bayiye kapora vermek!</p>
<p>&#8220;Babamın bir arkadaşı vardı, Sabir Bey Amca, ona gittim.</p>
<p>Annem duysa öldürürdü. Hele haminnem! Ona da içerliyorum, varsa rahmetli kocası, yoksa rahmetli kocası. Kocası yani dedem polis miymiş Atatürk devrinde, komiser mi? Karakalem bir resmi var haminnemde, kırpık bıyıklarıyla iriyarı bir adam. Babam zayıftı. Güya torunlar çokluk dedelerine çekerlermiş. Nerde? Benim de, Şadan&#8217;ın da bileklerimiz ipince. İnsan bol bol yemezse, değil mi ağabey?&#8221;</p>
<p>Karne zamanı birkaç gün gelmedi. Meraklanmıştım. Sınavlar sırasında olduğu için, belki de sınava hazırlanıyor demiştim. İyi düşünmüşüm. Geldi pırıl pırıl sesiyle, öksürüyordu:</p>
<p>&#8220;Kusura bakmayın ağabeyciğim. Dersleri hazırlıyordum. Gece yarılarına kadar çalışıp, sabahleyin de erkenden uyanmak fena yordu. İki gün aksattım. Dilber Hanım öksürük için bir ilaç yazdırdı ama, nerde?&#8221;</p>
<p>&#8220;Niçin?&#8221;</p>
<p>&#8220;Beş yüz otuz kuruş be ağabeyciğim!&#8221;</p>
<p>Aklıma bir şey geldi:</p>
<p>&#8220;Ben sana bu parayı versem?&#8221;</p>
<p>İçlere çökük gözleri, fırlak elmacık kemikleri, solgun derisinin donukluğuyla yüzüme öyle bir baktı ki:</p>
<p>&#8220;Öksürük ilacını al diye&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Anladım ama siz benim neyimsiniz? Karşılığında benden ne isteyeceksiniz?</p>
<p>Kötüye yormuş olmasından korkmuştum.</p>
<p>Haminnem, aman yavrum, kendinize dikkat edin, diyor. Pöh&#8230; Onun demesine ne lüzum var? Çocuk muyum ben?</p>
<p>Ona, gerekli beş yüz otuz kuruşu bir şartla vereceğimi söyledim:</p>
<p>&#8220;Şartım şu: Bunu, bana verdiğin gazetelerle ağır ağır ödersin. Oldu mu?&#8221;</p>
<p>Az önce öfkeden değişen hırçın yüzü yumuşamış, durulmuş, çocuksu hâlini almıştı:</p>
<p>&#8220;Şimdi oldu,&#8221; dedi.</p>
<p>Benimki yardım. Bakıyorum okuma hırsı var içinde. Okuyup adam olma hırsı. Hoşuma gitti. Mesele bu&#8230;&#8221;</p>
<p>Gözlerini yüzüme çevirdi:</p>
<p>&#8220;Doktor olacağım ağabey!&#8221; dedi. &#8220;Bizim mahalledeki kör, topal, inmeli, sızılıları tedavi edeceğim, hem de parasız!&#8221;</p>
<p>Parayı verdim. Aldı. Yıldırım gibi uzaklaştı. Sokağın başından sesi geldi:</p>
<p>&#8220;Gazete, havadiiis!&#8221;</p>
<p>Günler geçiyor, her sabah saat gibi geliyor, gazetelerimi verdikten sonra ekliyordu:</p>
<p>&#8220;Üç lira kaldı borcum ağabey!&#8221;</p>
<p>Sonraları borcu iki liraya indi, bir liraya, daha sonra da elli kuruşa. En son gün gelir, iki gazetemi verirse borcunu Ödemiş oluyordu ki, gelmedi. Şaştım. Neden gelmemişti? Elli kuruşumun üstüne yatabileceği aklımın kıyısından bile geçmiyordu. Sakın herhangi bir trafik kazasında&#8230; Sanki gerçekten olmuş gibi içim parçalanıyor, hızla gelen bir taksi ya da bir hususinin altında kalmışçasına, kanlı bir insan yavrusunun her yanı kırılmış cesedi kafamda canlanıyordu.</p>
<p>Günler günleri, günler haftaları, haftalar da ayları kovaladı.</p>
<p>Unutmuştum.</p>
<p>Bir başka çocuk getiriyordu gazetemi. Bu, ondan da cılız, ondan da üfürsen uçacak gibiydi. Onun da bir başka hikâyesi vardı çocuk omuzlarında taşıdığı.</p>
<p>Karların savrulduğu bir kış sabahıydı.</p>
<p>Yazı makinemin başına geçmiştim. Şimdiye kadar hiç işitmediğim cılız bir çocuk sesi:</p>
<p>&#8220;Gazete, havadiiiis!&#8221;</p>
<p> O muydu? Fakat hayır, olamazdı. Pek cılızdı. Penceremin önünde durmuş, ısrarla vızıldayıp duruyordu:</p>
<p>&#8220;Gazete, havadiiis!&#8221;</p>
<p>Aşağı indim. Her günkü dağıtıcıdan almıştım oysa gazetemi. Kapıyı açtım: Kısa pantolonlu, minnacık bir çocuk. Savrulan karlarla ıslanmış gazeteleriyle titreyip duruyordu.</p>
<p>&#8220;Ağabeyim, kusura bakmasın, dedi amca!&#8221;</p>
<p>&#8220;Ne bu?&#8221;</p>
<p>&#8220;Elli kuruş borcu kalmış size de&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Kendisi nerede?&#8221;</p>
<p>Ağlamadı, hıçkırmadı. Taş gibi, &#8220;Öldü,&#8221; dedi. &#8220;Dün Edirnekapı&#8217;ya gömdük&#8230;&#8221;</p>
<p>Elli kuruşu uzattı. Sonra çekip giderken:</p>
<p>&#8220;Gazete, havadis!&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatsahnesi.com/elli-kurus-orhan-kemal/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Avcı Hattı &#8211; Bekir Sıtkı Kunt</title>
		<link>http://www.edebiyatsahnesi.com/avci-hatti-bekir-sitki-kunt/</link>
		<comments>http://www.edebiyatsahnesi.com/avci-hatti-bekir-sitki-kunt/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Feb 2010 19:00:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Edebiyat Sahnesi</dc:creator>
				<category><![CDATA[40 Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[avcı hattı]]></category>
		<category><![CDATA[bekir sıtkı kunt]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatsahnesi.com/?p=244</guid>
		<description><![CDATA[O günü, dünkü bir vak&#8217;a gibi, bütün canlılığıyla, pek yakından hatırlarım: Büyük merasim salonu bay­raklarla süslenmişti. Biz talebe elbisesini son defa gi­yinmiş ve bu salonda sıra sıra yerlerimizi almıştık. Ha­zırlık kıtası ve mektep devresi olarak, ihtiyat zabit mektebinde geçirdiğimiz bir sene, şimdi yapılacak merasimle sona ermiş olacaktı.
İçimde hem sevinç, hem üzüntü vardı. Zabit olaca­ğım için [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>O günü, dünkü bir vak&#8217;a gibi, bütün canlılığıyla, pek yakından hatırlarım: Büyük merasim salonu bay­raklarla süslenmişti. Biz talebe elbisesini son defa gi­yinmiş ve bu salonda sıra sıra yerlerimizi almıştık. Ha­zırlık kıtası ve mektep devresi olarak, ihtiyat zabit mektebinde geçirdiğimiz bir sene, şimdi yapılacak merasimle sona ermiş olacaktı.</p>
<p>İçimde hem sevinç, hem üzüntü vardı. Zabit olaca­ğım için seviniyordum, fakat buna mukabil, askerlik ar­kadaşlarımdan belki ilelebet ayrı düşecektim. Hem öy­le arkadaşlar ki&#8230; Hemen hepsine karşı, hiç şüphesiz, öz kardeşime duyduğum hislerle bağlı idim. Halbuki asker­lik arkadaşlarım, ne çocukluk, ne tahsil, ne iş arkadaşlarımdı. Her biri ayrı bir vilayetten, ayrı işlerden, dağı­nık yerlerden gelmişlerdi. Pek çoğunun yüzünü ilk defa kışlada görmüş, seslerini asker şarkıları söylerlerken işitmiş, hareketlerini talimlerde öğrenmiştim. Fakat müşterek hayat bizi birbirimize öylesine yaklaştırmış, birleş­tirmiş, bir vücut haline getirmişti ki, umumî hayat için­de insan &#8216;bu yakınlığı kırk yılda bile elde edemez. Gerçi liselerde, bazı yatılı yüksek mekteplerde talebe uzun se­neler beraber yaşamış olabilir. Fakat çocukluk ve tahsil çağları hodbinlikle doludur. Mümkün değil, bu yakınlığı temin etmez!</p>
<p>Fakat biz öyle miyiz ya?.. İçimizde her sınıftan, her meslekten arkadaş var: Necdet bir kazada kaymakam­dı, Ferit felsefe muallimi, Necmi sulh hâkimi, Hakkı bankada memur, Muhlis diş tabibi, Ahmet köy muallimi, Naci savcı idi. Hepimiz hayata atılmış, birer meslek edinmiş, pişmiş, olgunlaşmış kimselerdik. Hiç birimizde hodbinlikten eser yoktu. Kim için ve ne için hodbin olacaktık.</p>
<p>Salondaki sıramızdan göz ucuyla arkadaşlarıma bakıyorum; tabiî zabitlik devresinde bizi başka başka kı­talara vereceklerdi. Ondan sonra terhis olunup eski işle­rimizin başına dönecektik. Necdet kazadaki vazifesine gi­decek, Ferit tekrar felsefe okutmaya başlayacak, Necmi davalarına bakacak, hasılı herkes birer tarafa dağılacaktı. Memleket, Anadolu, geniştir, bir daha birbirimizi nasıl görebileceğiz?</p>
<p>Bu düşüncelerle ağlayacak gibi oluyorum. Arkadaş­larımdan ayrılmak istemiyorum. Hepsiyle acı, tatlı birçok hatıralarımız var. Bu hatıralara ne kadar bağlı olduğu­mu, şu dakikada ne kuvvetli surette anlıyorum.</p>
<p>Bu his yalnız bana mahsus değil. Lütfü&#8217;nün demin konuşurken gözleri doluyordu, İhsan çok konuştuğu halde, ayrılacağımızdan hiç bahsetmiyor. Sait&#8217;le Raif, ille benimle beraber bir şehirde çalışmak istediklerini söylemişlerdi. Bunun için uğraşacaklardı. Arkadaşlardan ikisi ile, üçü ile de olsa, bir yerde günler ne hoş geçebi­lirdi. Gündüzün işlerimizle uğraşır, geceleri ve tatil gün­leri buluşurduk. Buradaki asker sigarasına mukabil, o zaman pahalı sigaralar alır, karşılıklı tüttürür, gel key­fim gel&#8230; Kim bilir neler, neler konuşurduk.</p>
<p>Bu ne iyi olurdu, ne iyi! Fakat acaba üçümüz bir yerde birleşebilir miyiz? Üçümüz de ayrı ayrı vekâletle­rin emrinde idik. Vazifelerimizi öyle denk getirip bir ara­ya toplamak kolay değildi. Fakat bu bir ümitti, şimdilik nikbin olmak icap ediyordu.</p>
<p>Beni daldığım hayalattan kumandanın gür sesi uyandırdı. Kumandan sert, keskin ve kat&#8217;i ifadelerle, bundan sonraki hayatımız için bizlere emirler veriyor ve mu­vaffakiyet temenni ediyordu.</p>
<p>Kumandana istihkâm bölüğünden bir arkadaş cevap verdi. Sözlerinin bir yerinde dedi ki:</p>
<ul>
<li>- Gerçi buradan ayrılıyoruz. Fakat araları geniş açılmış birer «Avcı hattı» halinde birbirimizle bağlılı­ğımızı daima muhafaza edeceğiz.</li>
</ul>
<p>İçime su serpildi. Bu avcı hattının çizgisi içinde kaldıkça askerlik arkadaşlarıma daima yakın olacağım.</p>
<p>Şimdi Necdet şark vilâyetlerinden birinde bir kaza kaymakamıdır. Ferit bir lisede felsefe okutuyor, Necmi sulh hâkimidir, Hakkı inhisarlarda bir vazife aldı, as­kerlik arkadaşlarımın kimi Sivas&#8217;tadır, kimi Bursa&#8217;da, kimi Kayseri&#8217;de, kimi Antalya&#8217;da, kimi Ankara&#8217;da.. İz­mir&#8217;de, Adana&#8217;da, İstanbul&#8217;da, Samsun&#8217;da, ilah&#8230; Fakat hepsi de birer avcı hattı halinde birbirine bağlı.</p>
<p>Bir aralık Muhlis&#8217;in Ankara&#8217;ya geldiğini haber al­dım, derhal ziyaretine koştum. Bana pahalı sigaralar ik­ram etti, kahve ısmarladı. Ve sonra hep askerlik arkadaşlarını konuştuk.</p>
<p>Köy muallimi Ahmet, askerlikten dönünce köyüne bir radyo getirtmiş, köylüleri radyonun başına toplayıp Ankara&#8217;da ve İstanbul&#8217;da verilen konferansları dinletiyormuş. savcı Naci, bulunduğu yerin hapisha­nesinde bir kurs açmış, okuma bilmeyen bütün mahkûm­lara okuma yazma öğretmiş. Maden mühendisi İsmail, yeni bir krom madeninde çalışıyormuş. İlah&#8230; İlah&#8230;</p>
<p>Dedim ki :</p>
<ul>
<li>- Yahu, Ali işinden çıkmış, ona bir iş bulsak bari!</li>
</ul>
<p>Muhlis :</p>
<ul>
<li>- Evet, dedi, bana mektup yazmıştı. Ben de bir arkadaşıma tavsiye ettim. Müsterih ol. Bir müesseseye yerleşti.</li>
</ul>
<p>Sonra bana soyadını ne aldığımı sordu.</p>
<ul>
<li>- Kunt, dedim.</li>
<li>- Ben daha almamıştım, dedi. Bari ben de «u»nun üstüne iki nokta koyarak «Künt» alayım. Soyadlarının manalı olması şart değil ya.. Yeter ki sana yakın olayım!</li>
</ul>
<p>Şu askerlik arkadaşlığı gibi dünyada hiç bir arka­daşlık yoktur.</p>
<p>Muhlis, bana :</p>
<ul>
<li>- Evlendin mi? dedi.</li>
<li>- Evet, evlendim.</li>
<li>- Kiminle?</li>
<li>- Piyade bölüğünden Fikri&#8217;nin kız kardeşiyle..</li>
<li>- Ya. Oh oh. Pek memnun oldum. Tebrik ederim. Oturup birkaç arkadaşa müşterek</li>
</ul>
<p>imza ile mektup yazdık, içlerine resim koyduk.</p>
<p>Gece Muhlis&#8217;i istasyonda yolcu ettim. Sait&#8217;le Raif&#8217;e gelince: Tabiî üçümüz bir yerde iş alamadık. Şimdi biri Kars&#8217;ta, öbürü Eskişehir&#8217;dedir.</p>
<p>Gerçi birbirimizden ayrıyız, fakat araları geniş açılmış birer «avcı hattı» gibi, birbirimize bağlıyız!..</p>
<p>(Talkınla, Salkım, İstanbul 1937, s. 108-113.)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatsahnesi.com/avci-hatti-bekir-sitki-kunt/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>40 Edebiyatçı (Sesli)</title>
		<link>http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci-sesli/</link>
		<comments>http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci-sesli/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2010 21:20:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Edebiyat Sahnesi</dc:creator>
				<category><![CDATA[40 lı Sayfalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatsahnesi.com/?p=225</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Hamdi Tanpınar



Ahmet Haşim



Ahmet Kutsi Tecer



Ahmet Muhip Dıranas



Ahmet Rasim



Arif Nihat Asya



Aşık Veysel Şatıroğlu



Cahit Sıtkı Tarancı



Cevat Şakir Kabaağaçlı



Enis Behiç Koryürek



Faruk Nafiz Çamlıbel



Halide Edip Adıvar



Hüseyin Rahmi Gürpınar



Kemal Bilbasar



Mehmet Akif Ersoy



Mehmet Fuat Köprülü



Mehmet Kaplan



Memduh Şevket Esendal



Mithat Cemal Kuntay



Namık Kemal



Nazım Hikmet



Necip Fazıl Kısakürek



Nihat Sami Banarlı



Ömer Seyfettin



Orhan Saik Gökyay



Orhan Veli Kanık



Peyami Safa



Refik Halit Karay



Reşat Nuri Güntekin



Sabahattin Kudret Aksal



Sait Faik Abasıyanık



Samiha [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><center>Ahmet Hamdi Tanpınar<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/ahmet-hamdi-tanpinar.jpg" alt="" /><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Ahmet Haşim<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/ahmet-hasim.jpg" alt="" /><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Ahmet Kutsi Tecer<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/ahmet-kutsi-tecer.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Ahmet Muhip Dıranas<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/ahmet-muhip-diranas.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Ahmet Rasim<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/ahmet-rasim.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Arif Nihat Asya<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/arif-nihat-asya.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Aşık Veysel Şatıroğlu<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/asik-veysel-satiroglu.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Cahit Sıtkı Tarancı<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/cahit-sitki-taranci.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Cevat Şakir Kabaağaçlı<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/cevat-sakir-kabaagacli.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Enis Behiç Koryürek<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/enis-behic-koryurek.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Faruk Nafiz Çamlıbel<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/faruk-nafiz-camlibel.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Halide Edip Adıvar<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/halide-edip-adivar.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Hüseyin Rahmi Gürpınar<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/huseyin-rahmi-gurpinar.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Kemal Bilbasar<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/kemal-bilbasar.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Mehmet Akif Ersoy<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/mehmet-akif-ersoy.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Mehmet Fuat Köprülü<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/mehmet-fuat-koprulu.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Mehmet Kaplan<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/mehmet-kaplan.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Memduh Şevket Esendal<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/memduh-sevket-esendal.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Mithat Cemal Kuntay<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/mithat-cemal-kuntay.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Namık Kemal<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/namik-kemal.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Nazım Hikmet<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/nazim-hikmet.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Necip Fazıl Kısakürek<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/necip-fazil-kisakurek.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Nihat Sami Banarlı<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/nihat-sami-banarli.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Ömer Seyfettin<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/omer-seyfettin.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Orhan Saik Gökyay<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/orhan-saik-gokyay.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Orhan Veli Kanık<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/orhan-veli-kanik.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Peyami Safa<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/peyami-safa.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Refik Halit Karay<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/refik-halit-karay.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Reşat Nuri Güntekin<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/resat-nuri-guntekin.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Sabahattin Kudret Aksal<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/sabahattin-kudret-aksal.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Sait Faik Abasıyanık<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/sait-faik-abasiyanik.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Samiha Ayverdi<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/samiha-ayverdi.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Sebahattin Ali<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/sebahattin-ali.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Tarık Buğra<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/tarik-bugra.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Tevfik Fikret<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/tevfik-fikret.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Yahya Kemal Beyatlı<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/yahya-kemal-beyatli.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Yakup Kadri Karaosmanoğlu<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/yakup-kadri-karaosmanoglu.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Yunus Emre<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/yunus-emre.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Zeki Ömer Defne<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/zeki-omer-defne.jpg"><br />
</p>
<p><img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/resim/cizgi.jpg" alt="" /></p>
<p>Ziya Osman Saba<br />
<img src="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resimler/ziya-osman-saba.jpg"><br />
</center></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci-sesli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/ahmet-rasim.mp3" length="7084617" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/ahmet-muhip-diranas.mp3" length="6604591" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/ahmet-kutsi-tecer.mp3" length="6844499" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/ahmet-hasim.mp3" length="7164447" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/ahmet-hamdi-tanpinar.mp3" length="10525782" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/arif-nihat-asya.mp3" length="6764460" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/asik-veysel-satiroglu.mp3" length="7565586" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/cahit-sitki-taranci.mp3" length="6844499" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/cevat-sakir-kabaagacli.mp3" length="7484604" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/enis-behic-koyurek.mp3" length="6604591" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/faruk-nafiz-camlibel.mp3" length="7084617" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/halide-edip-adivar.mp3" length="7484604" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/huseyin-rahmi-gurpinar.mp3" length="6728307" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/kemal-bilbasar.mp3" length="8285730" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/mehmet-akif-ersoy.mp3" length="9006291" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/mehmet-fuat-koprulu.mp3" length="6931644" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/mehmet-kaplan.mp3" length="6807510" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/memduh-sevket-esendal.mp3" length="7484604" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/mithat-cemal-kuntay.mp3" length="7090886" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/namik-kemal.mp3" length="12428019" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/nazim-hikmet.mp3" length="10988254" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/necip-fazil-kisakurek.mp3" length="9246618" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/nihat-sami-banarli.mp3" length="10987627" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/omer-seyfettin.mp3" length="7404565" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/orhan-saik-gokyay.mp3" length="11347490" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/orhan-veli-kanik.mp3" length="7604558" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/peyami-safa.mp3" length="7564643" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/refik-halit-karay.mp3" length="9885677" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/resat-nuri-guntekin.mp3" length="6924538" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/sabahattin-kudret-aksal.mp3" length="7005730" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/sait-faik-abasiyanik.mp3" length="7404565" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/samiha-ayverdi.mp3" length="10987627" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/sebahattin-ali.mp3" length="7244486" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/tarik-bugra.mp3" length="10628078" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/tevfik-fikret.mp3" length="8525638" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/yahya-kemal-beyatli.mp3" length="7684597" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/yakup-kadri-karaosmanoglu.mp3" length="7404565" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/yunus-emre.mp3" length="7564643" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/zeki-omer-defne.mp3" length="6610651" type="audio/mpeg" />
<enclosure url="http://www.edebiyatsahnesi.com/40-edebiyatci/ziya-osman-saba.mp3" length="6924538" type="audio/mpeg" />
		</item>
		<item>
		<title>Yaz Gelmeyi Görsün &#8211;  Seyfettin Başçıllar</title>
		<link>http://www.edebiyatsahnesi.com/yaz-gelmeyi-gorsun-seyfettin-bascillar/</link>
		<comments>http://www.edebiyatsahnesi.com/yaz-gelmeyi-gorsun-seyfettin-bascillar/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Jan 2010 18:31:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Edebiyat Sahnesi</dc:creator>
				<category><![CDATA[40 Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[seyfettin başçıllar]]></category>
		<category><![CDATA[yaz gelmeyi görsün]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatsahnesi.com/?p=222</guid>
		<description><![CDATA[Güneşli ve sıcak bir yaz günüydü. Şehrin meydanındaki saat, öğle sonu ikiyi gösteriyordu.
K.&#8217;nin dağ köylerinden, on-on bir yaşlarında, iri kara gözlü, işlemeli sarı bir mintanla şayak bir şalvar giyinmiş, genç irisi bir çocuk, elinde tabancası, herkesin şaşkın bakışları arasından hükümet konağına doğru koşuyordu. Çocuğun iki-üç yüz metre kadar geri­sinden babasıyla amcası, onu hızlı adımlarla izliyorlardı.
Çocuk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Güneşli ve sıcak bir yaz günüydü. Şehrin meydanındaki saat, öğle sonu ikiyi gösteriyordu.</p>
<p>K.&#8217;nin dağ köylerinden, on-on bir yaşlarında, iri kara gözlü, işlemeli sarı bir mintanla şayak bir şalvar giyinmiş, genç irisi bir çocuk, elinde tabancası, herkesin şaşkın bakışları arasından hükümet konağına doğru koşuyordu. Çocuğun iki-üç yüz metre kadar geri­sinden babasıyla amcası, onu hızlı adımlarla izliyorlardı.</p>
<p>Çocuk hükümet konağından içeri girince yavaşladı. Koridordan sola saptı. Daha önce kendisine gösteril­miş olan kapının önünde durdu. Yaşlı odacı, tahta bir sandalyenin üzerinde uyukluyordu. Çocuk usulca kapıyı açıp içeri girdi. Savcının bir şey sor­masına meydan vermeden,</p>
<p>-Namusumu temizledim. Teslim oluyorum. İşte tabancam, diye taban­cayı masanın üzerine koydu.</p>
<p>Savcı, acı acı başını salladı. Zile bastı. Odacı göründü.</p>
<p>Savcı,</p>
<p>-Parmak kadar çocuk elinde ta­bancayla içeri giriyor da senin haberin olmuyor, dedi.</p>
<p>Odacı,</p>
<p>-Dalmışım nedense, diye başını yere eğip bekledi.</p>
<p>-Emniyet amirini çağır bana!</p>
<p>Odacı,</p>
<p>-Baş üstüne, diye çıktı.</p>
<p>Çocuk, alnındaki terleri silerek kapıya bakıyordu. Savcı, çocukla göz göze gelmemek için bakışlarını uzak bir noktaya dikmişti.</p>
<p>-Tabancayı kim verdi sana? diye sordu.</p>
<p>-Kimse vermedi, ben kendim al­dım.</p>
<p>Savcı, kendi çocuğuyla konuşu­yormuş gibi yumuşak bir sesle,</p>
<p>-Doğru söylemiyorsun, dedi.</p>
<p>Çocuk, bir an durakladı. Sonra tit­reyen bir sesle,</p>
<p>-Doğru söylüyorum, dedi. Taban­cayı kendim aldım. Aldığımı da kim­seye söylemedim.</p>
<p>-Öldü mü?</p>
<p>-Öldü ya.</p>
<p>Savcı, çocuğa, bir sandalye gös­terdi. Sonra telefon numaralarını çe­virdi.</p>
<p>-Merhaba doktor, dedi. Sana iş çıktı. Kızı öldürmüşler. Hiç sorma içim parçalanıyor. Bir saate kadar gelir misin? İyi, bu işi bugün bitirelim.</p>
<p>Çocuk, sandalyeye büzülmüş otu­ruyordu.</p>
<p>Savcı,</p>
<p>-Severdin onu değil mi? dedi.</p>
<p>Çocuk ağlamaklı bir sesle,</p>
<p>-Çok severdim, dedi. Beni o bü­yütmüş. Bu işler olmasaydı keşke.</p>
<p>-Hangi işler?</p>
<p>-Namusumuzu lekelemeseydi.</p>
<p>-Namus dediğin ne senin? diye sordu.</p>
<p>-Ne olacak? dedi çocuk. Bacıdır, anadır namus.</p>
<p>Bunca yılın savaşıydı. Hâlâ önü­ne kadınlarla, kızlarla ilgili bir olay geldiğinde içi titrerdi. Kız kaçırmalar, genç ve kimsesiz kadınların kötü yol­lara itilmesi ve bu yüzden cana kıy­malar büyük yara açıyordu yüreğinde. Bu seferki ise hiç kapanacak gibi de­ğildi. Daldı, yargı saatini düşündü. Mübaşirin koridoru inleten sesi çınladı kulaklannda:</p>
<p>-Ali Avcı, Bahar Dağyeli, Cuma Dağyeli!</p>
<p>Jandarmalar, Ali&#8217;nin kelepçelerini çıkarıp içeri yollamışlardı.</p>
<p>Sırım gibi boylu poslu bir gençti Ali. Yüzünde hafif morluklar görülü­yordu. Tıraşı iyice uzamıştı. Kırmızıya çalan sarı sakalları ve bıyıklan vardı. Ağzı ve burnu çok biçimliydi. Mübaşi­rin gösterdiği yerde, başını önüne eğip durdu. Kimseye bakmak, kim­seyle karşılaşmak istemiyordu sanki. Bahar girerken, kapıya çevirdi gözle­rini. Sevgiyle baktı ona.</p>
<p>Ali&#8217;den sonra Bahar Dağyeli içeri alındı. Gözleri, bütün güzelliklerini gölgeleyecek derece güzeldi. İri, yeşil gözlerdi bunlar. Kirpikler uzun, kaşlar yay gibiydi. Orta boylu ve hafif tombulcaydı. Sırtında mavi ve pembe çiçekli bir bluz vardı. Kara bir şalvar giyinmişti. Fesinin üzerine sarı işle­meli pembe eşarp sarmıştı. Avcılar­dan kaçmış yaralı bir ceylan gibi ür­kekti.</p>
<p>Baharla birlikte babası Cuma Dağyeli de içeri alınmıştı. Adamın yüzü karmakarışıktı. Elli yaşında ol­duğu hâlde altmışında gibi gösteriyor­du. Saçı sakalı erken ağarmıştı. Başı yerdeydi hep. Bir kez olsun kızından yana bakmadı. Belli ki kederli ve kız­gındı. Olanları değil de olacakları düşünür gibi bir durumu vardı.</p>
<p>Savcı, oturduğu yerden,</p>
<p>-Yazık, çok yazık! Her şey ne gü­zel olabilirdi, diye düşündü.</p>
<p>Gerçekten, mutluluklarla mut­suzluklar arasındaki yol birbirine ne kadar yakındı. Küçük bir yanlış, ne pahalıya mal oluyordu şu insancıklar için&#8230; Ve her yanlış atılan adımın kar­şılığını mutlaka ödüyorduk.</p>
<p>Emniyet amiri girdi içeri. Kırmızı yüzlü bir adamdı.</p>
<p>-Götürün şu çocuğu amir bey, dedi savcı. Bu akşam uygun bir yerde gözaltında tutun.</p>
<p>Sonra odacıyı çağırdı:</p>
<p>-Abdullah Efendi, kalemden bu­günkü kız kaçırma dosyasını getir bana.</p>
<p>Az sonra dosya önündeydi. Say­faları çevirdi. Ali Avcı&#8217;nın ifadesine takıldı gözü. Beş yıl hapis cezası. Neydi bu delikanlının suçu?</p>
<p>&#8220;Ben sevmişem onu.&#8221; demişti Ali. &#8220;Kimsenin sevemeyeceği kadar sevmişem, bir canın dayanamayacağı kadar sevmişem. Çocuk yaştan baş­lamış bende bu sevgi. Ben büyümüşem sevgi büyümüş. Onu her gördüğümde içim ışıldamış, ırmak ırmak olmuşam, ölüp ölüp dirilmişem. Açmamışam derdimi kimselere. Niye derseniz efendi beylerim, serde yok­sulluk var, Cuma Dağyeli bana kız mı verir? Cuma Dağyeli&#8217;ne verecek baş­lık parası bende ne gezer. Beni yakan bu olmuş biraz da. Gömleğimi yakıp</p>
<p>ateşine ısınmışım. Neyim varsa verir­dim olsa. Bütün Çukurova benim olsa verirdim. Bahar&#8217;ın güzelliği para, ile mal ile ölçülmezdi&#8230; Ama elden ne gelir? Bir yandan batası yoksulluk, arkasızlık, bir yanda yakan bir sevgi.</p>
<p>Sonra görmüşem ki, Bahar da benim gibi, her karşılaştığımızda kızarıp bozarır. Gül gül olur yanakları. Bir şeyler söylemek ister söyleyemez. Allah&#8217;ın bildiğini kuldan ne saklaya­yım: Kaçırsam gelir mi diye düşünmüşem çok. Kaçmak efendi beylerim, kaçmakla iş bitmiyor ki. Kaçıp da nereye gideceksin? Kız ka­çırmak yoksul harcı değil. Devletin kolu da uzun, nereye gitsen yakalar seni. Olmaz derim kendi kendime, işte bu hiç olmaz. Dağlara vururum ken­dimi, tepelere tırmanırım. Unutmak isterim, unutamam. Nereye gitsem Bahar&#8217;ın gözleri karşımda, benimle gelir nereye gitsem.&#8221;</p>
<p>&#8220;Askerlikte öğrenmişem: ceza di­ye bir şey var, mahpusluk var. Sevgi de var ama. Sevgi gelende neler ol­maz? Halk tefe koyup çalar adamı. Kendimi yatıştırmaya çalışırım hep. Bilirim ki benimkisi amin denilecek dualardan değil efendi beylerim. Ama bir de duymuşam ki, Cuma Dağyeli, Bahar&#8217;ı Bilal Ağaya söz etmiş. Bilal Ağa Bahar&#8217;ımın dengi mi? Bahar yaşta çocukları var Bilal Ağanın. Gel sen sen ol da dayan artık. Tedbir mi kalır insanda? Bahar&#8217;ı derseniz, kuma üstüne bu yaşlı adama gitmem, beni bedelime verin diyemez. Babası öyle ferman etmiş bir kez. Haber salar kaçırsın beni diye. Ne denir artık. Bir gece yarısı düşmüştük yollara. Ver elini Antep şehri.&#8221;</p>
<p>Yargıç Bahar Dağyeli&#8217;ne sormuştu:</p>
<p>&#8220;Bu Ali Avcı&#8217;nın söylediklerine bir diyeceğin var mı?&#8221;</p>
<p>Bahar Dağyeli, derin bir göğüs geçirerek,</p>
<p>&#8220;Ne diyeceğim olsun.&#8221; demişti, &#8220;Büyüklerimizin bizi bağışlamalarını diliyoruz. Bir cahillik ettik, ince ibrişim yumağı bir çalıya dolaştı.&#8221;</p>
<p>Cuma Dağyeli katı ve durgundu. Yüzü karanlık bir ayna gibiydi. Bağış­lamak mı? Bir adları iki olmuştu. Ba­ğışlamakla bir şey değişmezdi ki. Her şeyin bir yolu yordamı vardı sonra: böyle duruşmalarda kız babasına hayvan, para, toprak gibi ağırlık veril­meden bağışlamak mı olurdu hiç&#8230;</p>
<p>Birkaç tanık dinlenmişti. Bu za­vallı tanıklar, gördüklerini, duyduklarını değil, daha önceden kendilerine öğretileni söylemişlerdi.</p>
<p>Tanıklar dinlendikten sonra avu­kat Yarma söz isteyip, &#8220;Bahar&#8217;ın he­nüz evlenecek ve evlenmeye karar verecek çağda olmadığını, tanıkların ifadelerinden de anlaşıldığı üzere sürekli olarak Ali Avcı tarafından ayartıldığını ve zorla kaçırıldığını, kor­kutulduğu için kızın gerçeği söyle­mekten çekindiğini&#8221; belirtip &#8220;Ali Avcı&#8217;­nın cezalandırmasını ve Bahar Dağyeli&#8217;nin ailesine teslim edilmesini&#8221; istemişti. Savcı, avukat Yarma&#8217;nın çok uzun süren konuşmasını dinlerken kusacak gibi olmuştu. Bahar Dağyeli&#8217;nin Bilal Ağa&#8217;ya söz kesilip kesilmediğinin araştırılmasını hatır­latmıştı. Yargıcın &#8220;Böyle bir şey oldu mu?&#8221; sorusuna, Cuma Dağyeli karşılık vermişti:</p>
<p>&#8220;Tevatür bunlar.&#8221;</p>
<p>Mahkeme koridoru, dinleyici sa­lonu ağzına kadar dolmuştu. Kapılardan, pencerelerden ikide bir şapkalı başlar uzanıyordu. Bizim halkımız, namus konusunda çok titiz ve merak­lıdır doğrusu. Bir şeyin nasıl ve nere­de olduğunu iyice bilmek ister. Duy­duklarını beğenmezse onu yeniden yaratır, eksik kalan yerleri kafadan tamamlar. Yamrı yumru ne hikâyeler çıkar ortaya. İşte yine herkes merak kesilmişti. Soruyorlardı hep: &#8220;Zorla mı yapmış, nerde nasıl olmuş bu iş?&#8221; Bu sorulara verilen karşılıklar da, uydur­ma şeylerdi hep. Belli ki söylentiler, bir çığ gibi kasabayı ve köyleri dolaşıp değişe değişe tanınmaz hâle gelecek­ti. İşsizlerin ve tembellerin doldurduk­ları kahvelerde herkes hikâyeyi yeni­den yazacaktı.</p>
<p>Savcı, bir sigara yaktı. Dosyayı kapattı. Artık okumasına gerek yoktu. Her şey o kadar canlı, o kadar yeniydi ki&#8230;</p>
<p>Kararın okunmasından sonra iki jandarma, Ali Avcı&#8217;nın bileklerine bir kelepçe geçirerek götürmüşlerdi onu. Son kez bakmışlardı birbirlerine. Ba­har, onun ardı sıra gitmek istemiş, adım atacak gücü kendinde bulama­mıştı. Donmuşçasına kalakalmıştı olduğu yerde. Ağlayamıyordu da, gözlerinde yaş kalmamıştı artık. Ne olacaktı durumu şimdi? Mahkeme, onu da babasına veriyordu. Hayır bu olamazdı işte, olmamalıydı. Koskoca hükümet, onu ölüme yollayamazdı. Bu karara karşı diyeceği vardı elbette. Bahar, ilkokulda öğrendiği üzere sağ elini havaya kaldırdı. Yargıç, önce, ak bir güvercin yavrusu gibi havada çır­pınan bu eli görmezlikten geldi. Sonra sabırsızlığını belli eden bir tavırla,</p>
<p>-Karar verildi kızım, dedi. Baba evine döneceksin.</p>
<p>Bahar, yargıcın bulunduğu ma­kama doğru birkaç adım atarak, baş­ka kimsenin duymasını istemiyormuşçasına,</p>
<p>-Beni aileme vermeyin, diye yal­vardı. Daha köye varmadan öldürürler beni. Kanıma girmiş olursunuz.</p>
<p>Yargıç, bu sözler karşısında şa­şırmıştı. Bir Bahar&#8217;a, bir Cuma Dağyeli&#8217;ne baktı.</p>
<p>-Duydun mu Cuma Ağa? dedi</p>
<p>-Duydum beyim. Ham beyin ne söylediğini biliyor mu ki?</p>
<p>Yargıç, Bahar&#8217;a seslendi bu kez:</p>
<p>-Merak etme kızım, ben burada oldukça kılına bile dokunamazlar. Adaletin kolu uzun ve güçlüdür.</p>
<p>-Ben öldükten sonra güçlü olmuş, zayıf olmuş neye yarar ki. Yaşatmaz­lar beni, vebalim hepinizin boynuna.</p>
<p>Bu sözler savcının yüreğine ateşten ok gibi saplanmıştı. O da Cu­ma Dağyeli&#8217;ne eğilerek,</p>
<p>-Bak Cuma Ağa, demişti. Sen akıllı bir adama benziyorsun. Çocu­ğunu incitme. Hiçbir suç cezasız kal­maz onu da bil.</p>
<p>Cuma Dağyeli, başını yere eğe­rek,</p>
<p>-Ne dediğini bilmiyor bu çocuk, demişti. Bir baba yavrusuna nasıl kıyar beyim?</p>
<p>Sonra sesini yumuşatmaya çalı­şarak,</p>
<p>-Haydi kızım, diye Bahar&#8217;ın kolu­na girmişti. Beylerimizin çok görülecek işleri var daha.</p>
<p>Bahar&#8217;ın hafif direnişi karşısında onu sürüklercesine dışarı çıkarmıştı.</p>
<p>Yazıcı, başka bir dosyayı açarak mübaşire yeni iki ad vermişti. Mahke­me koridoru, dinleyici   salonu iyice boşalmıştı. Bütün kalabalık gidenleri izleyip dağılmıştı.</p>
<p>Baharın bir koluna babası, bir koluna amcası girmişti. Sessiz ve ileri bakarak hızlı adımlarla yürüyorlardı.</p>
<p>Bahar acı dolu bir sesle,</p>
<p>-Bırakın, ben kendim giderim, de­di.</p>
<p>Babasıyla amcası kollarını gev­şetmedikleri gibi karşılık da vermedi­ler. Bir çarşıdan geçtiler. Dükkânlar­dan kebap kokuları yayılıyordu. Onları izlemekte olan meraklı kalabalık deği­şe değişe azalıyordu. Sonunda bir çocuklar topluluğuna dönüştü.</p>
<p>Hava sıcak ve tozluydu. Camiden çıkarılmakta olan bir cenazeye saygı olsun diye bir an durakladılar. Baharın dudakları bir şeyler mırıldanır gibi oldu. Camiden sonra bir çeşme vardı. Bahar, küçükken, kasabaya her gelişlerinde koşup bu çeşmeden sular içer, ellerini, yüzünü yıkayıp serinlerdi.</p>
<p>-Susadım baba, dedi.</p>
<p>Babasıyla amcası, duymazlıktan geldiler onu. Bahar, silkindi,</p>
<p>-Kurbanlık koyuna bile kesmeden önce su verirler, diye söylendi.</p>
<p>Babasıyla amcası, gözlerini çevi­rerek birbirlerine baktılar. Babası, hafiften başını salladı. Çeşmeyi geç­mişlerdi, geri döndüler. Bahar&#8217;ın iki yanına dikilerek kollarını bıraktılar. Kız, çeşmenin taş oluğuna dudaklarını dayadı. Suyun serinliğini yüzünde duydu. Gözlerinden iki damla yaş karıştı çeşmenin sularına. Doğruldu, suyun aynasında kendi yüzünü ve saç örgülerini gördü. Sulara karışıp akmak geldi içinden. Babasıyla amcası yeni­den kollarına girdiler. Aynı yürüyüş başladı yeniden. Kasabanın son evle­rine doğru yaklaşıyorlardı. Bahar, ölüme doğru sürüklendiğini biliyordu. Neyse ki muradına ermiş sayılırdı. Ölüm, Bilal Ağa&#8217;nın karısı olmaktan daha iyi göründü ona. Ama nasıl öldüreceklerdi onu? Kafasına takılan nokta buydu hep. Karaca kocanın kızı Gülüzar&#8217;ı boğduklarını duymuştu. Nasıl şeydi boğulmak?</p>
<p>-Anamı göremeyecek miyim? di­ye sordu birden.</p>
<p>Gene karşılık alamadı. Adımlar, giderek hızlanıyordu. Babasıyla am­cası bir an önce kasabadan çıkmak ve uzaklaşmak istiyorlardı. Yargıç, &#8220;adaletin kolu uzun ve güçlü&#8221; demişti. Hani neredeydi o uzun ve güçlü kol? Ölümleri önlemekten çok, ölümlerden sonra ceza ve dehşet saçmak için mi uzanıyordu? Ali&#8217;yi düşündü. Ali&#8217;yi dü­şünmek rahatlatıyordu onu. Kendi kendine &#8220;beş yıl ne ki?&#8221; dedi. &#8220;Beş yıl sonra çıkar, daha yiğitleşmiş olur. Öcümü almayı düşünür mü ki? Benim yerime Zeliha&#8217;yı alsın isterdim. Zeliha iyi kız.&#8221;</p>
<p>Yüzüne akan gözyaşlarını silmek istedi. Kolunun birini çekmeye çalıştı. Bileğini tutan el, bırakmadı onu, daha da sıkılaştı. Öteki kolunu denedi, ba­şaramadı. Yüreğine bir bıçak gibi, işkence ve ölüm korkusu saplandı birden. Titredi, sağına soluna bakındı. Sokak ıpıssızdı. Biraz sonra, kasaba­nın son kerpiç evleri de gerilerde ka­lacak ve umut kapıları kapanmış ola­caktı. Bir kez daha gerilerek kollarını kurtarmak istedi. Daracık ayakkabının içinde ayaklan da ezilmişçesine ağrı­yordu. Ayakkabılarını çıkarıp eline alsa rahatlayacaktı biraz. Durakladı, olduğu yerde çöküp kaldı. Babasıyla amcası, onu kollarından havalandıra­rak sürüklemeye başladılar. Ayakkabılarından biri çıktı. Ayakları yerlere çarpa çarpa götürüyorlardı onu. Ba­har, dayanamadı, sesinin var gücüyle,</p>
<p>-Can kurtaran yok mu? Öldüre­cekler beni, dağlarda öldürecekler! diye bağırmaya başladı.</p>
<p>Kapılardan, pencerelerden örtülü başlar uzandı. Duvar diplerinde oy­namakta olan birkaç çocuk koşuştu. Babasıyla amcası, adımlarını daha da hızlandırdılar.</p>
<p>-Sus lanet! diye azarladı onu ba­bası.</p>
<p>Ama susmadı Bahar, susamadı. Arkasında gökyüzünü çınlatan çığlık yumakları bıraka bıraka uzaklaştırıldı.</p>
<p>Son evler de geçildi. Kasaba bitti. Bahar, öteki ayakkabısını da çıkar­mıştı. Ayakları üzerinde yürüyordu artık. Kasabadan sonra bağlar ve zeytinlikler başlamıştı. Bundan sonra giderek ıssızlaşırdı yol. Sonra derin bir vadinin arasından dağların yama­cına doğru tırmanırdı. Bu saatlerde ne giden, ne gelen olurdu. Kuş sesleri ve dal hışırtıları duyulurdu yalnız. Kimi zaman kayalıklardan çalılıklara doğru bir yılan kayar ve çalılıklardan ürkmüş bir tavşan fırlardı. Yazın, yolun iki yanında birbirlerine küt küt vurarak ilerleyen kaplumbağalar görülürdü. Her mevsim, yamaçlardaki bağlarda ve zeytinliklerde çalışan birileri bulu­nurdu.</p>
<p>Kardeşi oradaydı işte, büyük am­casıyla birlikte, yolun kenarındaki bir zeytin ağacının altında onları bekli­yordu. Gelenleri uzaktan görünce kusacak gibi olmuştu. Oysa amcası onu saatlerce hazırlamıştı. Abasının altında tuttuğu tabancayı çıkararak emniyeti çevirdi. Çocuğa uzattı.</p>
<p>-Atışa hazır, dedi. Duraklama yok ha, göster kendini.</p>
<p>-Niye bağırıyor bu?</p>
<p>Amcası kararlı bir tavırla,</p>
<p>-Duymayacaksın, diye karşılık verdi.</p>
<p>Çocuk, tabancayı aldı. Ürkek ür­kek doğruldu.</p>
<p>-Haydi bakalım şahinim, dedi am­cası, göster kendini!</p>
<p>Çocuk onu duymamış gibi gelen­lere bakıp duruyordu.</p>
<p>Amcası kızgın bir sesle,</p>
<p>-Ne duruyorsun koca eşek, dedi. Yoksa?&#8230;</p>
<p>Çocuk, tabancayı iyice kavraya­rak gelenlere doğru koştu.</p>
<p>Bahar, tanıdı onu. Çığlığını kesip sustu. Kardeşine daha iyi görünmek istiyordu. Kardeşi yaklaştıkça, içine ılık bir şeyler doluyordu. Çok severdi onu. Kaçacağı gece, en son onun başucuna gidip alaca karanlıkta uzun uzun yüzünü seyretmişti.</p>
<p>Bahar&#8217;ın kollarını açıp ona doğru koşmak geldi içinden. Solgun yüzün­de hafif bir umut aydınlığı belirir gibi oldu. Çok emeği vardı bu kardeşinde. Onu kucağında, sırtında büyütmüştü. Daha sonra iki oyun arkadaşı olmuş ve kendi kendilerine yarattıktan bir düş havası içinde yaşamışlardı.</p>
<p>Çocuk, yavaşladı. Aradaki me­safenin hiç bitmesini istemiyordu.</p>
<p>Bahar, kollarının gevşetildiğini duydu. Birden kendini kurtardı, karde­şine doğru atıldı. Ona kavuşmak, kucaklamak, okşayıp öpmek istiyordu.</p>
<p>Çocuk durdu, geri kaçacak gibi oldu. Başını döndürdü. Büyük amca­sı, zeytin ağacının altında dikilmiş onu gözlüyordu. Kaçamazdı artık, kaçsa bir daha amcalarının, babasının yüzüne nasıl bakacaktı&#8230; Köylüler de ömür boyu onunla alay ederlerdi. Ab­lası da yaklaşmıştı işte. Aralarında üç-beş metrelik bir mesafe kalmıştı. Ço­cuk tabancayı ablasına doğru yöneltip tetiğe bastı. Bir patlama oldu. Bahar, sendeledi, bir iki adım attıktan sonra olduğu yere düştü. Doğrulmaya, bir şeyler söylemeye çalıştı. Doğrulama­dı. Fesi bir tarafa fırladı, yuvarlandı yolun kenarındaki hendeğe düştü. Bahar&#8217;ın göğsünden kanlar fışkırmaya başladı. Sonra tırnaklarıyla toprağı deşeleyerek çırpındı bir süre. Büzülüp küçülerek dizlerini ve kollarına göğsü­ne doğru çekti. Kalıverdi öylece.</p>
<p>Çocuk, ablasının başı ucuna di­kilmiş donuk gözlerle bakıyordu.</p>
<p>Babası, yanına geldi. Çocuğun gömleğinin yakasını yırttı. Her yüzüne bir sille indirerek onu aydı.</p>
<p>-Koş! dedi. Korkma hiç, arkandayız biz.</p>
<p>Çocuk, kötü bir uykudan uyanmışçasına elinde tabancası kasabaya doğru koşmaya başladı. Baba ile am­ca da onu izlediler.</p>
<p>Az sonra büyük amca, ölünün yanına geldi. Ayağıyla dokundu. Ya­nında getirmiş olduğu bir çarşafı ölü­nün üstüne örttü. En yakın zeytin ağacının altına gidip beklemeye baş­ladı.</p>
<p>Savcı, zile bastı. Odacıya dosyayı verdi.</p>
<p>-İbrahim Efendiye söyle, dedi, otopsiye gideceğiz. Yarım saate kadar hazır olsun.</p>
<p>Odacı, dosyayı alıp çıktı.</p>
<p>Savcı, pencereden dışarılara baktı. Uzakta başı dumanlı sıra dağlar uzanıyordu. Ve Bahar, dağlardan dallı bluzunu ve kanlı saçlarını savura savura ona doğru geliyordu sanki&#8230;</p>
<p>-Ne var, ne oluyor? dedi savcı.</p>
<p>Bahar, gülümseyerek,</p>
<p>-Davam var, diye karşılık verdi. Yasalarınızdan, geleneklerinizden, usullarınızdan davacıyım.</p>
<p>Savcı, iki eliyle gözlerini ovuştur­du. Kendi kendine,</p>
<p>-Allah Allah, dedi. Yaz gelmeye görsün, bana bir şeyler oluyor hep.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatsahnesi.com/yaz-gelmeyi-gorsun-seyfettin-bascillar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Taşın Başı &#8211; Yaşar Hadi Öner</title>
		<link>http://www.edebiyatsahnesi.com/tasin-basi-yasar-hadi-oner/</link>
		<comments>http://www.edebiyatsahnesi.com/tasin-basi-yasar-hadi-oner/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Jan 2010 18:27:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Edebiyat Sahnesi</dc:creator>
				<category><![CDATA[40 Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[taşın başı]]></category>
		<category><![CDATA[yaşar hadi öner]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatsahnesi.com/?p=220</guid>
		<description><![CDATA[Taşın Başı, köyün kıyısında iri iri taşların dizili olduğu yerin adıydı. Rahmetli Yetim Mehmet&#8217;in harmanı­nın tam kenarındaydı. Yetim Mehmet ta gençlik zamanında akrabalarının ve komşularının da yardımıyla şimdi çoğu yılların etkisiyle aşınıp taşınmış, üzerinde yosunlar bitmiş olan bu iri taşları dağlardan söküp kağnıya yük­leyerek getirmiş, yan yana dizmişti. Çünkü harmanın ötesinde alçala alçala ta Kızılırmak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Taşın Başı, köyün kıyısında iri iri taşların dizili olduğu yerin adıydı. Rahmetli Yetim Mehmet&#8217;in harmanı­nın tam kenarındaydı. Yetim Mehmet ta gençlik zamanında akrabalarının ve komşularının da yardımıyla şimdi çoğu yılların etkisiyle aşınıp taşınmış, üzerinde yosunlar bitmiş olan bu iri taşları dağlardan söküp kağnıya yük­leyerek getirmiş, yan yana dizmişti. Çünkü harmanın ötesinde alçala alçala ta Kızılırmak kıyılarına kadar inen dik bir bayır vardı. Yetim Mehmet o taşları oraya dizmese harmanın top­rağı yağmurla, fırtınayla bayır aşağı akıp gidiyordu. İşte o taşlardan dolayı o yerin adı, &#8220;Taşın Başı&#8221; olarak kal­mıştı.</p>
<p>Taşın Başı&#8217;nın hemen yanında köy yolu vardı. Yol yer yer üzeri yeşil otlarla kaplı, yer yer toprağı sıyrılıp gittiği için çıplak kireç taşlarının ortaya çıktığı bayırın ortasında kahverengi bir çizgi gibi uzanıp aşağıda söğüt ve kavak ağaçlarıyla çevrili bahçe ve bostanların arasından geçtikten sonra Kızılırmak&#8217;a ulaşıyor, daha sonra yine söğüt ve kavak ağaçlarıyla çevrili Kanlıçayır Çiftliği&#8217;nin bahçe ve bos­tanlarının arasında kayboluyordu. Bu bahçe ve bostanların bittiği yerde yine ortaya çıkıyor, kasabaya ait ekili oldu­ğu zamanlarda çeşitli tonlarda yeşil, ya da sarı, nadasa bırakıldığı zaman­lara ise kahverengi, birbirine dikilerek eklenmiş küçük küçük sayısız men­diller şeklindeki tarlaların arasında gittikçe daralan, dikkatle bakılmayınca görünmez olan kahverengi bir çizgi şeklinde uzanıp gidiyordu. Bu yol çok ilerde, çıplak tepelerin eteğinde yer alan kasabaya ulaşıyordu.</p>
<p>Yani Taşın Başı, kasabadan ge­lenlerin köye ulaştıkları, gidenlerin de veda ettikleri yerdeydi. Yakınları bir yere gidenler orada ayrılır, birilerini bekleyenler orada gözlerini yola dike­rek bekler, bekledikleri kişiler gelince de orada kavuşup &#8220;Hoş geldin&#8221; der­lerdi. Bu nedenle Taşın Başı köylüler için çok önemli bir yer idi.</p>
<p>Ama sonraları köylüler birer birer çekilip kasabaya, il merkezine, İstan­bul&#8217;a, hatta Almanya, Hollanda gibi Avrupa ülkelerine gittiler. Kısa bir zaman içinde köyde kimse kalmadı. Bir Tembel Mehmet; o da herhalde tembelliğinden, bir de Muhittin; fazla tarlası, bahçesi, bostanı, traktörü, sığırı sıpası olduğu için bir tarafa git­memiş, köyün başını bekliyorlardı. Onlar da ekini, bostanı kaldırdıktan sonra güzün çocuklarını okutmak için bir ev tutarak kasabaya taşınırlar, köydeki evlerinde hayvanlara bakmak için bir-iki kişi bırakırlardı.</p>
<p>Köy tam bir harabe şeklindeydi. Tembel Mehmet ile Muhittin&#8217;in evle­rinden başka birkaç sağlam ev kalmış, diğerleri yıkılıp gitmişti. Çoğu evlerde taş taş üstünde kalmamıştı. Tam bir savaş yerine dönmüştü. Bir ekmek savaşı köyü yerle bir etmişti. Köylüler, zamanla çocuklar arasında bölüne bölüne birer küçük mendil kadar kalan tarlaları kendilerini artık besleyemediği için çekip gitmişlerdi.</p>
<p>Fatma Ana işte o Taşın Başı&#8217;nda oturmuş, dalgın dalgın kasaba yoluna bakıyordu. Köye gelecek birilerini mi bekliyordu? Hayır, hiçbir beklediği yoktu. Aşağıda söğüt ve kavakların arasında bir görünüp bir kaybolarak yılan gibi kıvrıla kıvrıla akıp giden Kızılırmak&#8217;ın çağıltısını dinliyor, eski günlerini düşünüyordu. Çocukluğu bu köyde geçmiş, bu köyde evlenmiş, çocukları olmuştu. Kocası ölünceye dek tam dört çocuk doğurmuş, onların üçü ölmüştü. Bir oğlu kalmıştı yalnız­ca. Oğlunu asker etmiş, evlendirmişti. Oğlu diğer bir kısım köylüler gibi İs­tanbul&#8217;a gitmiş, bir iş bulup karısını ve çocuklarını, sonra da kendisini yanına götürmüştü. Lakin Fatma Ana bir türlü İstanbul&#8217;a alışamamıştı. Bir kere ha­vası kirliydi. Suyu da hem kıt, hem de iyi değildi. Sağa sola gitseler, bir adımlık yer için dünyanın parasını ödüyorlardı. Gittikleri yerde yiyip iç­meleri ayrı para, onları çıkarmaları, yani affedersiniz tuvaletleri ayrı pa­raydı. Üstelik İstanbul&#8217;da insanlar tuhaf bir hayat sürüyorlardı. Gerçi kendisi alışamamıştı ama gelini ve torunları hemen alışmış, tam anla­mıyla &#8220;kabak çiçeği gibi&#8221; açılmışlardı. Gelini, ki Molla Mahmut&#8217;un kızıydı, köydeki kara çarşaftan çıkmış, yalnız­ca bir baş örtüsüyle kalmıştı. Zaman zaman kısa kollu bluzlar giyiyor, blu­zun açık yakasından gerdanı görünü­yordu. Ya torunları?&#8230; Üç kız torunu vardı, üçü de daracık pantolon giyip boyanıp süslenerek geziyorlardı. Tam anlamıyla &#8220;tanko&#8221; olmuşlardı. Hele bir de İstanbullular gibi konuşmaya çalışmaları yok mu? &#8230; Onlar konuşur­ken çılgına dönüyordu Fatma Ana.</p>
<p>Birkaç kez gelinine ve torunlarına açılıp saçılmamalarını, bunun ayıp, hatta günah olduğunu söylemişti ama dinleyen kim? O öyle dedikçe ötekiler daha fazla açılmaya başlamışlardı. Hatta onu tersliyorlardı şimdi. &#8220;Sen karışma&#8230; Kocakarı&#8230; Kes dırdırı&#8230;&#8221; diyorlardı. Karşısına geçip onu daha fazla sinirlendirmek için hoşlanmadığı hareketleri yapıyorlardı. Bu hareketle­rin başında çiklet çiğnemeleri, yüzüne karşı şişirip şişirip patlatmaları geli­yordu. Oğluysa bu olanı biteni gördü­ğü hâlde görmezden geliyor, onların bu hareketlerine aldırmıyor, hatta neredeyse onlara katılıyordu.</p>
<p>Bu duruma bir sabreden, iki sab­reden Fatma Ana, üçüncüsünde da­yanamayıp oğluna çıkıştı:</p>
<p>&#8220;Karının, kızlarının durumunu görmüyor musun, oğlum?&#8221;</p>
<p>İlgisiz gibiydi oğlu:</p>
<p>&#8220;Hangi durumunu, anacağım?&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Açılıp saçılmaları, konuşmaları, hâl ve hareketleri&#8230;&#8221;</p>
<p>Saygıda kusur etmiyordu oğlu:</p>
<p>&#8220;Aldırma onlara&#8230; Burası İstanbul, herkes bu şekilde yaşıyor&#8230;&#8221;</p>
<p>Fatma Ana daha sonra gelininin tek başına çarşıya pazara, alışverişe de gitmeye başladığını görünce çile­den çıktı:</p>
<p>&#8220;Tek başına sokak sokak gezi­yor&#8230; &#8220;dedi.</p>
<p>Yine aldırmıyordu oğlu:</p>
<p>&#8220;Herkesin karısı yapıyor bunu.&#8221; diye karşılık verdi.</p>
<p>Torunlarının, hatta gelinini gizli gizli &#8220;erkekler gibi&#8221; sigara içtiğini gö­rünce dayanamadı artık. O güne dek hiç bağırmamıştı ama bağırdı oğluna:</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>&#8220;Karınla kızlarına bir çekidüzen vermezsen analık hakkımı helâl et­mem, oğlum&#8230;&#8221;</p>
<p>Oğlu yine alttan alıyordu:</p>
<p>&#8220;Bunu o kadar büyütme, anacı­ğım&#8230;&#8221;</p>
<p>Evde rahatı huzuru kalmamıştı Fatma Ananın. Gelini ve torunları artık onunla konuşmuyorlardı. Aslında bu küslüğü Fatma Ana başlatmıştı. &#8220;Su getirin&#8221; dese getirmiyorlar, yemeğe sofraya çağırmıyorlardı. Kendisi acık­tıkça mutfakta bulduklarını yiyor, su­suz kalınca gidip içiyordu. Bu şekilde bir süre daha sabrettikten sonra bıçak kemiğe dayandı. Çünkü gelinini ma­hallenin kadınlarıyla kâğıt oyunu oy­narken görmüştü. Artık sabredecek hâli kalmamıştı. Gelini, koskoca Molla Mahmut&#8217;un kızı, &#8220;Papaz oyunu&#8221; oynu­yordu. O gece oğlunu son kez uyardı:</p>
<p>&#8220;Ya karınla kızlarını yola getirir­sin, yoksa ben giderim&#8230;&#8221;</p>
<p>Oğlunun buna dayanamayıp ken­disinden yana olacağını sanmıştı. Bundan emindi de. Onu doğurmuş, saçını süpürge etmiş, babasızlığını belli etmeden büyütmüş, asker etmiş ve evermişti çünkü. Bunca hakkı vardı onun üzerinde. Ama oğlu aynı umur­samazlık içindeydi:</p>
<p>&#8220;İşten çıkınca kahveye gidip ar­kadaşlarla birlikte ben de kâğıt oynu­yorum, ne olmuş yani? deyiverdi.</p>
<p>Artık duramazdı Fatma Ana. O gece hiç uyuyamadı. Sabahleyin de köye dönebilmesi için otobüse bindir­mesini istedi oğlundan. Son isteğiydi bu ondan. Gitmeye karar verdiğini öğrenince gelini de, torunları da se­vinçlerini gizleyememişlerdi. Oğlu da&#8221;Gitme&#8221; dememişti. Bu onu kahretmişti tümüyle.</p>
<p>Köye döndüğünde henüz yıkıl­mamış olan evine yerleşti Fatma Ana. Bir yatağı, bir yorganı, bir eski hasırı, bir eski çaput çulu vardı. Birkaç da kap kaçak. Gündüzleri ırmak kıyısına doğru gidip çalı çırpı, kuru dal toplu­yor, ocakta yakıyor, birkaç parça tar­lasını ortaklığına ekip biçen Muhittin&#8217;in verdiği unla, bulgurla idare ediyordu. Muhittin aynı zamanda uzaktan akrabasıydı da. Arada uğrayıp hâlini hatı­rını soruyor, bir isteği varsa yerine getirmeye çalışıyordu.</p>
<p>Kışları kuru dal, tezek yakıp ısı­narak, yazları ırmak kıyısında gezinip serinleyerek birkaç yılı geçirdi Fatma Ana. En çok da Taşın Başında otur­du. Gözlerini dikti kasabanın yoluna ve hep gözledi. Beklediği falan yoktu. Ama kendi kendine itiraf etmese de gizliden gizliye birini bekliyordu: İstan­bul&#8217;daki oğlunu. Gelip ondan özür dilemesini, gelini ve torunlarını &#8220;yola getireceğini&#8221; söylemesi ve yanına götürmesini umuyordu. Ama fazla değildi umudu.</p>
<p>Artık iyice yaşlandığı için yüre­ğinde çarpıntılar, başında dönmeler sıklaşmıştı. Yakın bir zamanda, büyük olasılıkla Taşın Başı&#8217;nda yığılıp kala­cağını, belki de günlerce kimsenin bundan haberinin bile olmayacağını biliyordu. Ama er geç birilerinin, ya Muhitinin, ya Tembel Mehmet&#8217;in, ya da onların çocuklarının kendisini bula­cağından ve götüreceğinden emindi.</p>
<p>Ve Fatma Ana, Taşın Başı&#8217;nda kasabanın yoluna bıkmadan usanma­dan bakmayı sürdürüyordu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatsahnesi.com/tasin-basi-yasar-hadi-oner/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kambur Hafız ve Minare &#8211; Mustafa Kutlu</title>
		<link>http://www.edebiyatsahnesi.com/kambur-hafiz-ve-minare-mustafa-kutlu/</link>
		<comments>http://www.edebiyatsahnesi.com/kambur-hafiz-ve-minare-mustafa-kutlu/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Jan 2010 18:17:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Edebiyat Sahnesi</dc:creator>
				<category><![CDATA[40 Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[kambur hafız ve minare]]></category>
		<category><![CDATA[kutlu]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatsahnesi.com/?p=217</guid>
		<description><![CDATA[Bir çift sürmeli göz aşağıdaki kiraz dallarının, kırmızı kiremitlerin, horoz ve çocuk seslerinin, ihtiyar iniltilerin, genç adımların, İpragaz arabasının, patlıcan tava­nın, veresiye defterlerinin, kiracıların, berberlerin, bu­lutların, kuşların, heveslerin, vaatlerin arasından sıy­rılıp geçti.
Kambur Hafız&#8217;ın midesi bulandı, gözlerini sis bürüdü, boğazı kurudu, yumruklarını sıktı. Bunca yıl çektiğim acı yeter dedi içinden. Madem dönüp bir kez olsun bakmıyor, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir çift sürmeli göz aşağıdaki kiraz dallarının, kırmızı kiremitlerin, horoz ve çocuk seslerinin, ihtiyar iniltilerin, genç adımların, İpragaz arabasının, patlıcan tava­nın, veresiye defterlerinin, kiracıların, berberlerin, bu­lutların, kuşların, heveslerin, vaatlerin arasından sıy­rılıp geçti.</p>
<p>Kambur Hafız&#8217;ın midesi bulandı, gözlerini sis bürüdü, boğazı kurudu, yumruklarını sıktı. Bunca yıl çektiğim acı yeter dedi içinden. Madem dönüp bir kez olsun bakmıyor, bundan geri bana yaşamak haram oldu.</p>
<p>Böyle söyleyip dinimizin yasakladığı bir işi işledi. Kendini minareden aşağıya bıraktı. Beyaz el örmesi takkesi uçup kiraz dalma takıldı; kam­buru koynunda düştüğü yerde kaldı.</p>
<ul>
<li>- İşte böyle Hafız Ali, hikâye böyle bitiyor, oku dedin okuduk.</li>
<li>- Yani şimdi bu, bu hikâye beni mi anlatıyor?</li>
<li>- Yok canım, nereden çıkardın?</li>
<li>- Adam kambur, üstelik hafız, hemi de benim gibi müezzin.</li>
<li>- Olsun. Yeryüzünde bir tek sen misin Kambur Hafız olan. Kimbilir kaç bin tane vardır. Hem sonu sonu bir hikâye bu, uyduruk bir şey.</li>
</ul>
<p>Ali bir elini alnına dayadı, yüzü bulutlanmıştı, öteki elini yumruk yaparak kasıldı, tırnakları neredeyse avucunun içine gömülecekti.</p>
<p>Bir sessizlik oldu.</p>
<p>Kahveyi gölgeleyen çınar dalları arasında bir iki serçe cıvıldadı.</p>
<ul>
<li>- Bu hikâyeyi kim yazmış?</li>
<li>- Mustafa Kutlu diye biri.</li>
<li>- Nerde eğleşir bu adam?</li>
<li>- Bilmem, İstanbul&#8217;da galiba&#8230;</li>
</ul>
<p>Ali kalktı. Suratı iyice asılmış, sesi çatallanmıştı. Yarı buçuk bir &#8220;Eyvallah&#8221; çekti, kamburunu sırtlayıp yürü­dü.</p>
<p>O gidince kahveyi geren teller gevşedi. Tavla şakırtısı, Kral TV, çay buğusu, sigara dumanı ve uğultu yerine yerleşti. Ötekiler kalkıp Orhan&#8217;ın yanına geldiler.</p>
<ul>
<li>- Ne diyor?</li>
<li>- Yok bir şey.</li>
<li>- Hele anlat canım, sürmeli meselesi değil mi?</li>
</ul>
<p>Yahu bilmiyorum, şu kitapta bir hikâye var &#8220;Kambur Hafız&#8221; diye. Birileri seni yazmış, her bir sırrını bir bir anlatmış, şeklinde bunu fişteklemişler. Eh ne de olsa mahalleden arkadaş, ilk mektepte aynı sırada okumuş­tuk. Geldi, sordu, &#8220;Nedir?&#8221; diye. Ben de okudum.</p>
<ul>
<li>- Bunun sonu kötü aga. Sürmeli bitirdi bunu.</li>
<li>- Yaaa!.. Kara sevda olacak fukara.</li>
<li>- Bırakın şu kamburu yav &#8220;İbooo, şuradan bi okey takımı ver.&#8221;</li>
<li>- Nesine oynuyoruz?..</li>
</ul>
<p>Kambur Hafız öğle ezanı için minareye çıkınca bir tu­haf oldu. Aşağıda çiçek açmış kiraz ağaçları görüyor­du. Bembeyaz çiçek bulutu. Ayrıca İpragaz arabası, patlıcan tava, kuş tüyü falan.</p>
<p>Silkinip gözlerini ovuşturdu, salavat getirdi. Ezana bir buçuk dakika vardı daha. Köstekli saatini yelek cebine yerleştirip bir daha baktı aşağıya.</p>
<p>İşte kuru çınar dalları, gelip geçenler, bir çocuk balo­nuyla oynuyor. Derken balonun mavisinden bir çift sürmeli göz bakmaya başlamasın mı? Gözler öyle manalı ve yakın geldi ki, elleriyle yüzünü kapadı. Sırtın­da ince bir ter, vücudunda bir karıncalanma&#8230; Neyse ki o uğursuz bir buçuk dakika geçtiğinden ezana başladı. Bir türlü sesini kontrol edemedi; kimi yerde ses çatla­dı, kimi yerde tiz, kimi yerde pes çıktı. Şadırvanın gölgesinde ezanı bekleyen ihtiyarlar Kam­bur Hafız grip olmuş sandı, kahvedeki gençler &#8220;Sür­melidendir, sürmeliden&#8221; diye kas kas güldüler.</p>
<p>O günden sonra Ali artık minareye çıkmak için üşenmeye başladı. Üşenmek değildi işin aslı haliyle endişe­leniyordu. Her seferinde o sürmeli gözler gelip karşısı­na dikiliyor, genç ömrünü yiyip bitiren sevda ateşi şe­refeye kadar yükselip, bütün benliğini kavuruyordu. Allah saklasın bir delilik yapar mıydı acaba?  Tövbe üstüne tövbe ediyor, geceleri sabaha kadar kam­buru ile konuşuyordu.</p>
<p>Gün günü kovaladı, sıkıntı canına tak etti. Ve bir gece kararını verdi. Gidip bu işi kökünden te­mizleyecekti. Senelik iznini aldı, ihtiyar anası ile vedalaştı.</p>
<p>Bir otobüse atlayıp İstanbul&#8217;a vardı.</p>
<ul>
<li>- &#8220;Aramakla bulunmaz&#8221; diye bir söz var ama &#8220;Arayan belasını da Mevlâ&#8217;sını da bulur&#8221; diye bir başka söz daha var.</li>
</ul>
<p>Hafız yazarın İlesam denilen bir yerde daha çok ikindi ile akşam arasında eğleştiğini öğrendi. Gidip buldu İlesam&#8217;ı, &#8220;Ya Allah&#8221; deyip girdi içeri. İsmi tuhaf lakin mekânı latif bir yer. Bir Osmanlı med­resesi. İç avluyu çepeçevre saran revakların arasına se­dirler konulmuş, halı, kilim, ot yastıklar ile süslenmiş. Sedirlere kurulup nargile fokurdatan, gazete, kitap okuyan, ha bire cigara içen gençler, orta yaşlılar&#8230; İçle­rinde arpacı kumrusu gibi gözlerini sabit bir noktaya dikip düşünenler olduğu gibi, kızlı-erkekli şen şakrak konuşup gülenler de var.</p>
<p>Avlu ortasında bir şadırvan, başucunda bir elma ağacı, güller, yeşillikler, hatta aşı vakti gelip geçen bir dut fi­danı bile var.</p>
<p>Hafız yazarı sordu, işaret edip gösterdiler, hatta bir genç onunla birlikte yanına kadar geldi. Adama adaçayı içiyor, birkaç edebiyatçı ahbabı ile edebiyatın artık bir kıymet-i harbiyesi kaldı mı diye tatlı tatlı konuşu­yordu.          </p>
<p>Hafız&#8217;ı getiren genç: &#8220;Hocam arkadaşın bir maruzatı varmış, taşradan gelmiş&#8221; şeklinde takdim etti onu. Mustafa Kutlu cigarasının külünü silkerken baktı şöy­le bir &#8220;Al işte bir Molla Kasım daha&#8221; diye yüzünü bu­ruşturdu. Ötekiler akrabası veya hemşerisidir diye oralı olmayıp, kendi âlemlerinde kaldı. Yazar onlara &#8220;Bir dakka&#8221; diyerek kalktı. Cigara paketi­ni, çakmağı, cigaranın ucuna taktığı naylon süzgeci ya­nına aldı.</p>
<p>Bir köşeye çekildiler.</p>
<p>Kambur Hafız hal-hatır, tanışma faslından sonra olup biteni özetledi. Sesini sertleştirip:</p>
<ul>
<li>- Benim yazımı yazmışsın, yakışıksız bir şey olmuş, dedi</li>
<li>- O bir hikâye, diye cevapladı yazar, alın yazısı değil.</li>
<li>- Her neyse dedi Hafız, tıpkı ben. Sonunda bir çift sür­meli göz uğruna kendini minareden atan bir müezzin olur mu?</li>
</ul>
<p>Haram bu, haram.. Yazar cigarasını tazeledi, sıkıntı ile etrafına baktı.</p>
<ul>
<li>- Yahu sen bunu ne üzerine alıyorsun arkadaş, bu bir kurgu, yani olabilir de, olmayabilir de..</li>
</ul>
<p>-Olur mu efendi, yazılmış, kayda geçmiş. Ben alma­sam biri alır üzerine, memlekette tonla Kambur Hafız var ve ortalık sürmeliden geçilmiyor. Yazarın alnı kırıştı, &#8220;Çattık&#8221; der gibi bir hâl aldı yüzü, bir elini bıyığına atıp çekiştirmeye başladı.</p>
<ul>
<li>- Peki sen ne diyorsun şimdi, kaçtan aşağı olmaz&#8230;</li>
<li>- Bu yazıyı değiştir. Adam kendine kıymasın. Bir derdi var ise kalbinde kalsın.</li>
</ul>
<p>Yazar içini çekti, nefesini boşalttı. Sanki onu başından savmak için, aslında bir başına kalıp ne haltlar karıştır­dığını bir kez daha ölçüp tartmak için uzatmadı sözü.</p>
<p>-Peki, peki.. Yeni baskıda değiştiririz, üzme kendini, dedi.</p>
<p>Hafız ferahlamıştı. Müsaade isteyip kalktı. Yazar onun ardından epeyce bir süre baktı, kafasını ka­şıdı, &#8220;Vay be, bak şu Kambura&#8221; diyerek hikâye bahsi­ne yeni bir sayfa açtı.</p>
<p>Ali medresenin kapısından caddeye çıkınca durdu bir an. Sağına soluna baktı. Ne çiçek açmış kiraz ağacı, ne ipragaz arabası, ne de patlıcan tava vardı oralarda. Gelip geçen insanlar, vasıtalar, bir çocuk balon satıyor­du.</p>
<p>Balonların mavisine dikti gözlerini. Baktı, baktı, hiçbir şey olmadı. Sevindi, gerindi, &#8220;Şükür geçti&#8221; dedi, yürüdü. Adımlarına bir hafiflik sinmişti, neredeyse kambu­runu unutup perende atacaktı oracıkta. İçinden &#8220;Neyin nasıl yazılacağını anladı teres&#8221; diyor­du.</p>
<p>Çıbanı patlamış, kanı, irini yazarın yüzüne sıçramıştı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatsahnesi.com/kambur-hafiz-ve-minare-mustafa-kutlu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İlk Namaz &#8211; Ömer Seyfettin</title>
		<link>http://www.edebiyatsahnesi.com/ilk-namaz-omer-seyfettin/</link>
		<comments>http://www.edebiyatsahnesi.com/ilk-namaz-omer-seyfettin/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Jan 2010 18:14:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Edebiyat Sahnesi</dc:creator>
				<category><![CDATA[40 Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[ilk namaz]]></category>
		<category><![CDATA[ömer seyfettin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatsahnesi.com/?p=215</guid>
		<description><![CDATA[Oh, bu sabah ne kadar soğuktu, yatağımın sıcaklığını terk ettiğim vakit, çılgın fırtınalarla haykırarak, tehditkâr rüzgârlarla camları döverek geçen gecenin bütün soğuğunu emmiş olan soğuk terliklere çıplak ayaklarımı sokunca, titrediğimi hissettim. Hizmetçim uyuyordu. Onu bu yakıcı soğukta sıcak yatağından kaldırmaya acırdım. Odamın kapısını açtım. Dışarıda kesici ve parçalayıcı kışın, yırtıcı soğukları yüzümü ve ellerimi tokatladılar. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Oh, bu sabah ne kadar soğuktu, yatağımın sıcaklığını terk ettiğim vakit, çılgın fırtınalarla haykırarak, tehditkâr rüzgârlarla camları döverek geçen gecenin bütün soğuğunu emmiş olan soğuk terliklere çıplak ayaklarımı sokunca, titrediğimi hissettim. Hizmetçim uyuyordu. Onu bu yakıcı soğukta sıcak yatağından kaldırmaya acırdım. Odamın kapısını açtım. Dışarıda kesici ve parçalayıcı kışın, yırtıcı soğukları yüzümü ve ellerimi tokatladılar. Bu merhametsiz tokatların altında kollarımı sıvadım. Abdestimi aldım. Odama dönünce yalancı bir sıcaklık, bir teselli nefesi gibi, havlunun altından kollarıma, yüzüme, ıslanmış saçlarıma temas ediyordu. Daha gerçek fecr uyanmamıştı. Yalancı fecrin donuk, kırmızı sessizliği gecenin karanlık örtüsünü parçalayarak büyüyor ve genişliyordu. Pencereye dayandım. Gözümün önündeki bütün evler, ebedî bir uykunun uyanılmaz kâbuslarını tamamlıyor gibi ruhsuz ve cansız duruyorlardı. Deniz sınırsız bir lacivert donukluk ile uyuyor ve fecrin geçici gölgeleriyle titreyen uzak ve sisli sahillere beyaz dalgalarıyla nihayetsiz çizgiler çiziyordu.</p>
<p>Evlerin arasında fakir ve önemsiz fakat bir manevi büyüklük ile gökyüzüne doğru yükselen Eski Cami&#8217;nin küçük ve ihtiyar minaresi daha boştu. Sonra&#8230; Bu ezelî dakikada, bütün o gecenin sonundaki sincâbî karanlıklar, mavi ve kırmızı bir şeffaflık gibi damla damla akarken, minarenin  şerefesinde genç müezzinin zayıf gölgesi hareket etti. Ben hırkama bütün bütün büründüm. Soğuktan büzülmüş ve düşünceli, ruhumu titreten ezanı dinlerken, on beş senedir kalkabildiğim bu büyük ve ruhaniyet dolu sabahların birincisini düşünüyordum. Ah on beş sene evvel&#8230;</p>
<p>Şimdi beni saran teselliden ne kadar uzak bulunduğum annem, dünyada tek düşkün olduğum bu saygıdeğer vücudu işte hatırlıyorum, on beş sene evvel beni ilk sabah namazına kaldırmış idi. Galiba yine böyle bir kıştı. Onun odasına bitişik olan küçük karyolamda uyurken bir öpücük gibi alnımı okşayan nazik eliyle, nazik ince parmaklarıyla saçlarımı tarayarak:</p>
<p>- Haydi Ömerciğim kalk, demişti. &#8220;Kalk haydi yavrucuğum.&#8221;</p>
<p>Ben gözlerimi açmıştım. Köşedeki küçük yazıhanenin üzerinde yanan küçük gece kandili -ah, bunu unutamam, bu bir kedi kafası idi- iki pencereli olan odamın beyaz, muşamba perdelerinin esmerliklerini aydınlatıyor ve yeşil camdan gözleriyle bakıyordu.</p>
<p>-Fakat anneciğim, demiştim, daha gece&#8230; Her vakit öptüğü yerden, sol kaşımın ucundan tekrar öperek:</p>
<p>- Yok yavrucuğum, saat on iki, sonra vakit geçer&#8230; diye koltuklarımdan tutarak kaldırdı.</p>
<p>İçi fanilalı küçük terliklerimi giyerek ve gözlerimi yumruklarımla ovuşturarak onu takip ettim. Karanlık sofadan bir anda geçerek odasına girdik. Bağdaş kurmuş bir zenciye benzeyen siyah ve alçak soba gürüldeyerek yanıyordu.</p>
<p>- Aaa&#8230; Pervin de kalkmış&#8230;</p>
<p>Pervin hizmetçimizdi. Elindeki sarı güğümü sobanın üzerinden indiriyordu. Onun kalkacağına hiç ihtimal vermezdim. Annem demişti ki:</p>
<p>- Pervin her sabah kalkar.</p>
<p>Ben hiç kalkmadığım halde onun her sabah kalkmasına şaşırdım. Hırkamı çıkardılar, kollarımı sıvadılar, abdest leğeninin yanına çömeldim. Anneciğim:</p>
<p>-&#8221;Öyle yorulursun&#8221; diye küçük bir iskemleyi altıma koydu, ona oturdum.</p>
<p>-&#8221;Haydi besmele çek&#8230;&#8221;; diyor. Pervin, ılık suyu ellerime döküyor, annem başucumda;</p>
<p>-Yüzünü&#8230; Kollarını, yine üç defa.. diye fısıldıyor. Unuttukça:</p>
<p>-Aa, hani başına mest?.. gibi uyarılarla yanlışlarımı bana tekrar ettiriyordu. Abdest bitince annemle beraber, yavaş bir sesle namaz dualarını okuyarak kollarımı ve yüzümü kuruladık. Pervin de ayaklarımı kuruladı. Çoraplarımı giydirdi. Isınmak için sobanın önüne gitmiştim. Arkama dönünce, annemi, tiftik seccadeyi açıyor gördüm&#8230; Sonra başına yeşil başörtüsünü örterek beni çağırmıştı:</p>
<p>-Gel&#8230;</p>
<p>Gittim. Küçücük ben, onunla bir seccadede, bir yavru samimiyeti ve saadetiyle o tatlı, hassas anne vücudunun yanında durdum. İki söz ile bana, yapacağımı, önceden öğrettiklerini tekrar etti:</p>
<p>-İki rekat sünnet&#8230; gece öğrendiklerini unutmadın ya?..</p>
<p>-Hayır&#8230;</p>
<p>-Haydi&#8230;</p>
<p>O, başlangıç tekbirini omuzlarına kaldırarak kadın gibi yaparken, ben de gayriihtiyari onu taklit etmiştim. Sünneti bitirdikten sonra, bana, gözlerinin tatlı ve tesirli bir tebessümü ile gülerek:</p>
<p>-Yavrum, demişti, &#8220;Sen kadın mısın?&#8230; Kadınlar öyle başlar, sen erkeksin. Ellerini kulaklarına götüreceksin.&#8221;</p>
<p>Sıcacık elleriyle benim küçük ellerimi kulaklarıma kaldırıp:</p>
<p>-İşte böyle&#8230; diyerek erkek başlangıç tekbirini öğretti.</p>
<p>Ben de tekbiri öyle alıp annemden farkımı, niçin erkek olduğumu, erkek olmanın yalnız küçük kızları dövmek ve onlara hakim olmaktan başka da farkları olacağını düşünerek namazı bitirdim.</p>
<p>Dua ederken sordum:</p>
<p>-Nasıl dua edeceğim anne?</p>
<p>O dua ediyor ve dudakları hareket ettikçe başörtüsü de hafifçe titrer gibi oluyordu. Başını salladı, duasını bitirdikten sonra, daha hâlâ hatırımda:</p>
<p>-Evvela, İslam olduğun için, Ey Rabbim, sana hamd ederim, de&#8230; Sonra da vatanımızın düşmanlarını perişan etmeni senden dilerim, de&#8230; Sonra da bütün eziyet çeken, hasta olan, felakette bulunan, fakir olan Müslümanların selamet ve sıhhatlerini senden isterim, de&#8230; Kendin için, iyi olman ve şeytanın yalanlarına aldanmaman için dua et, demişti.</p>
<p>Ben bu basit ve Türkçe duayı, annemin dolabındaki birbiri üstüne duran ve karıştırmam &#8220;Dua kitaplarıdır, sakın ilişme&#8221; uyarısı ile daima yasaklanan yıpranmış, Arapça, esreli ve üstünlü kitapları hatırlayarak içimden söyledim, fatiha&#8230;</p>
<p>Annem seccadeyi toplayarak bana uyuyup uyumayacağımı sordu, uykum var mıydı? Bunu bilmiyordum&#8230; Cevap vermedim. Annem:</p>
<p>-Haydi öyleyse git kitabını getir, dersini dinleyeyim.</p>
<p>-Peki.</p>
<p>Artık esmer ve duman gibi bir aydınlıkla ışıklanan sofadan hızla geçtim. Odamın perdeleri biraz beyazlamış, küçük gece kandilinin yeşil gözleri sönerek siyah iki nokta gibi kalmış, sanki, geceleri kendisine bırakarak uyuduğum bu kedi kafası artık ölmüş, hayatı terk etmişti. Yazıhanemin üstünde açık duran kitabımı kaptım, annemin yanına koştum, hiç yanlışım çıkmadı. Annem geceleri derdi ki:</p>
<p>-Yatmazdan evvel dersini üç defa oku yavrum, uyurken melekler sana onu öğretir. O melekler bu gece de uykumda bana dersimi öğretmişlerdi. Annem şefkatli aferinlerle saçlarımı okşadı ve:</p>
<p>-Daha mektebe çok vakit var, diye beni kendi yatağına yatırdı.</p>
<p>Uykum yoktu, anneme bakıyordum. Yeşil başörtüsü başında, bu yarı aydınlık içinde, bir hayal gibi hareket ederek Kur&#8217;an&#8217;ını aldı ve pencerenin kenarına, geniş sedire oturarak ince ve narin sesi ile okumaya başladı. Ruhumda bir şiir izi bırakan bu güzel sesi dinleyerek&#8230; Büyük yeşil başörtüsünün altında, tıpkı ölen bir kardeşime benzeyen güzel ve temiz çehresini görerek&#8230; Ve yavaş yavaş sallanan başının Allah&#8217;a yalvaran hafif ahengini seyrederek dalıyordum. Perdelerin altından görülen dumanlı gökyüzü gittikçe aydınlanıyor, geç kalmış birkaç yıldız koyu lacivert bir atlasa düşmüş mavi ve nadide elmaslar gibi parlıyor, mavi ışıklar yaparak parlıyorlardı. Annemi bir meleğe benzetiyordum. Bu hayalle melekleri düşünerek&#8230; Kur&#8217;an okuyan annemin şimdi etrafına toplanmaları gereken melekleri göreceğimi zannederek dalıverdim. Yüzümün üstünde, ahirette güller bitecek ve cehenneme girecek olursam asla yanmayacak olan sol kaşımın ucunda tatlı bir ürperme duyuyor, sonra annemin aydınlık bir zambak parlaklığı ile ışıldayan dudaklarının kımıldanmasına bakarak&#8230; O görülmeyen melek kanatlarının saçlarıma, annemin şimdi Kur&#8217;an tutan ince parmakları ile okşadığı sarı ve çok saçlarıma dokunduklarını hisseder gibi oluyor ve dalıyordum&#8230;</p>
<p>            Ah, on beş sene evvelki çocukluk ve şimdiki ben&#8230; Tatsız, neşesiz, muhabbetsiz, aşksız ve heyecansız, her şeysiz, boş bir hiçten daha boş geçen hayat&#8230; Şimdi kirli emelleriyle, hırslarla, gerçekte kıymetsiz olan arzularla yaralı olan ruhum, yaralı olan kalbim ve maneviyatım&#8230; Şimdi, daha bu gece görülmüş gibi, on beş sene evvel görülmüş ruhanî bir rüya&#8230; Hüsran dolu bir rüya gibi olan bu fani hayat içinde yalnız kâbus olmayan çocukluk çağı ve hatıraları&#8230; Şimdi düşünüyorum ki hayatta, ne garip bir hiçlik ve hayal dolu bir boşluk, ne belirsiz ve anlaşılmaz bir hız var!..</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatsahnesi.com/ilk-namaz-omer-seyfettin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gövde ve Yaprak &#8211; Sabahat Emir</title>
		<link>http://www.edebiyatsahnesi.com/govde-ve-yaprak-sabahat-emir/</link>
		<comments>http://www.edebiyatsahnesi.com/govde-ve-yaprak-sabahat-emir/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Jan 2010 18:12:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Edebiyat Sahnesi</dc:creator>
				<category><![CDATA[40 Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatsahnesi.com/?p=213</guid>
		<description><![CDATA[Profesyonel mankenlik yapan kızımız uzun süredir gezdiği erkek arkadaşıyla birlikte oturma kararı alıp evden ayrıldığından beri Beh­çet&#8217;le ikimiz feleğimizi şaşırmış bir hâldeyiz. Ne kadar modern, ne kadar anlayışlı ve hoşgörülü olma­ya çalışırsak çalışalım, kızımız için evlilik formülünün dışında bir be­raberliği kabullenemiyoruz.
Kızımız ise gayet rahat (her zaman, her konuda rahat olmaya biz alıştırdık) bir tutum içinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Profesyonel mankenlik yapan kızımız uzun süredir gezdiği erkek arkadaşıyla birlikte oturma kararı alıp evden ayrıldığından beri Beh­çet&#8217;le ikimiz feleğimizi şaşırmış bir hâldeyiz. Ne kadar modern, ne kadar anlayışlı ve hoşgörülü olma­ya çalışırsak çalışalım, kızımız için evlilik formülünün dışında bir be­raberliği kabullenemiyoruz.</p>
<p>Kızımız ise gayet rahat (her zaman, her konuda rahat olmaya biz alıştırdık) bir tutum içinde &#8220;Bi­zimki ön evlilik&#8221; diyerek kararını savunuyor.</p>
<p>Ben de, Behçet de çok baskı altında yetiştiğimiz (belki de kızı­mızı kararından caydıramayacağımız) için baştan beri sert tepki gösteremedik. Ayrıca aşk gibi, sevda gibi konularda inatla diren­menin araya aşılmaz setler çeke­ceğine her zaman inandık.</p>
<p>Kızımız evden bavullarıyla çı­karken ben kendimden çok Beh­çet&#8217;in hâlinden korktum. Yüzü mosmor kesilmişti; şakaklarındaki damarlar boğum boğum şişmişti. Bir kalp krizi geçirecek diye ödüm koptu. İster istemez (içim kan ağlasa da) kızımın tarafını tutar gibi görünüp onu daha geniş açıdan düşünmeye, daha hoşgörülü ol­maya zorladım. &#8220;Ne yapalım&#8221; de­dim, &#8220;Devir böyle! Üstelik, bu onun hayatı&#8230; Hayatını istediği gibi ya­şamaya hakkı var!..&#8221;</p>
<p>Yüzüme yarı şaşkın, yarı ça­resiz baktı: &#8220;Seni bu konularda daha muhafazakâr düşünür sanı­yordum&#8221; dedi. Yüreğim burkularak acı acı güldüm: &#8220;Ne garip! Ben de seni daha açık ve ileri görüşlü sa­nıyordum.&#8221; diye karşılık verdim.</p>
<p>Çaresizlikle içini çekip omuzla­rını düşürdü. Onu hiç bu kadar zayıf görmemiştim. Vedalaşma sırasında bir çocuk gibi sarsıla sarsıla ağladı. Kesin tavırlar içinde olan kızımızın bile yüreği dayan­madı. Ona sıkı sıkı sarılıp yanakla­rından öptü: &#8220;Hani babişko&#8221; dedi, &#8220;Birbirimize karşı hep açık yürekli ve özgür düşünceli olacaktık?&#8221;</p>
<p>Dayanmayıp söylendim:</p>
<p>-İyi de kızım.. Biz ana-babayız nihayet. Senin bu evden telli du­vaklı ayrılmanı isterdik.</p>
<p>Bir süre durakladı. Sabrı taş­mak üzereymiş gibi bezginlik için­de içini çekti: &#8220;Telli duvağı bu ka­dar istiyorsanız onu da yaparım bir gün. Söz!&#8221; dedi.</p>
<p>Kızımız gitti gideli bu sahne sinema şeridi gibi gözümün önün­den geçip duruyor. Zaten çalışma­yı seven Behçet kendini daha bir işe verdi. Özenle yaratmaya çalış­tığı &#8220;modern baba&#8221; görüntüsü git­miş; suskun, ağırbaşlı, içe dönük bir eski zaman adamı olmuştu. Aynı şeyleri duyduğumuz, aynı hüznü yaşadığımız hâlde benimle konuşmaktan bile kaçıyordu. Ken­di içinde düğümlenmişti sanki!</p>
<p>Bir süre onu kendi hâline bı­raktım. Baktım olmayacak, hafta sonu havayı güzel görünce yakın bir yerlere kaçıp değişik şeylerle meşgul olmayı teklif ettim. &#8220;Hiç canım istemiyor&#8221; diyerek yanaş­madı. Koca tatil gününü bilgisayar başında iş projeleri üretmekle ge­çirdi. Akşama doğru terasa çıkıp çok sevdiği çiçeklerine bakmaya koyuldu. Birer kahve pişirip belki lâflarız diye ben de terasa çıktım. Benim onca konuşmama rağmen o, arada bir baş sallayışlarla, du­dak büküşlerle, zorunlu &#8220;evet&#8221;, &#8220;hayır&#8221;larla suskunluğunu sürdür­dü. Bir ara, özenle tozunu almaya giriştiği çiçeğin taze yaprağını ka­zara koparınca çok bozuldu. Bir süre elindeki yaprağa bakakaldı. &#8220;Tıpkı insan kalbi gibi&#8221; diye mırıl­dandı. &#8220;Ne çabuk kırılıyor!&#8221;</p>
<p>Yüzüme çaresizlikle bakıp yaprağı uzattı. Gayriihtiyarî aldım. Hakikaten körpecik, pırıl pırıl bir yapraktı. Sanki hâlâ beklenmedik kopuşun iç titreşimlerini yaşıyor gibiydi.</p>
<p>O sırada telefon çaldı. Koş­tum. Arayan kızımızdı. Hâlimizi, hatırımızı soruyordu. Artık bu sa­atten sonra sitemin kâr etmeyece­ğini bildiğim için kendimi zor tut­tum. &#8220;İyiyiz&#8221; dedim doğal olmaya çalışarak. Buna rağmen hınzır, sesimin titreşimlerinden mesajı almıştı. Bir süre sustu, sonra &#8220;An­ne!&#8221; dedi tok bir sesle; &#8220;Yirmi yedi yaşındayım ve ne yaptığımı biliyo­rum. Üstelik çok mutluyum!&#8221;</p>
<p>Kendimi tutamayıp &#8220;Ama evli­lik&#8230;&#8221; diye başladığım sırada sö­zümü kesti, &#8220;Tam bir anlaşma ve uyum sağlarsak niçin olmasın?&#8221; dedi.</p>
<p>Bir an, artık faydasız direnişle­rimizi sürdürürsek onu bütün bütün kaybedeceğimiz korkusuna kapıl­dım. Apar topar: &#8220;Seni seviyoruz!&#8221; dedim can simidine sarılır gibi.</p>
<p>Sesi birden yumuşadı: &#8220;Ben de sizi çok seviyorum anne. Ne olur artık beni anlayın. Kötü bir şey yapmadım. Bu benim hayatım. Ve onu sağlam temellere oturtmak istiyorum. Hepsi bu&#8230; Üstelik modern bir çağda yaşıyoruz.&#8221; dedi. Sonra çekinerek sordu:</p>
<p>-Babam nasıl?</p>
<p>-Vereyim de konuş!.. Hâlâ şokta. Sen gittin gideli ağzını bıçak açmıyor. Ev öylesine bomboş ve ıssız kaldı ki&#8230;</p>
<p>Cevap vermedi. Telâşlandım: &#8220;Tabiî zamanla alışacak o da&#8221; de­dim. Elimde telefonla terasa doğru</p>
<p>yürürken: &#8220;Anne&#8221; dedi, &#8220;Biliyor musun en fazla anlayışı ondan bekliyordum. O kadar hür ve açık fikirli, modern insanın beni anla­maması ve bana güven duymaması çok gücüme gidiyor.&#8221;</p>
<p>Telefonu Behçet&#8217;e uzattım. &#8220;Kızımız&#8221; deyince yüzü alı al, moru mor kesildi. &#8220;Üstüne düşme&#8221; der gibilerden işaret ettim. İkazımı anladı, sakin sakin, usul usul ko­nuştu. Sohbet meclislerinin bir numaralı canlı, hayat dolu adamı­nın bu sönüklüğü ve pısırıklığı karşısında bir tuhaf oldum. Daya­nılmaz bir doluluk hissiyle apar topar mutfağa geçtim. Avucumda pörsüyüp kalan yaprağı (neden bilmem) su dolu bir bardağın içine koydum. Yaprağın can havliyle titreştiğini yüreğimde hissettim. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Kızı­mızın köşeye bucağa sinmiş kah­kahalarını dayanılmaz bir biçimde özlediğimi hissettim.</p>
<p>Şöyle veya böyle bir ayrılık dayanılmazdı&#8230; Peki! Ya ayrılığın insanın bütün gücünü alan hüznüne nasıl katlanılacaktı?</p>
<p>&#8220;Özgür güvercin!&#8221; Eşim kızı­mıza böyle hitap ederdi. Onun cıvıl cıvıl, şen konuşmalarını, çın çın öten kahkahalarını güvercinlerin kanat çırpışlarına benzetirdi. O güvercin evde pek bulunmazdı ama geceleri her gelişinde tazele­nen, alışageldiğimiz bir kokusu vardı; bize bir bahar neşesi ve yaşama sevinci verirdi.</p>
<p>Şimdi&#8230; Onun kokusundan, onun sesinden yoksun bir ev Beh­çet&#8217;e de, bana da çekilmez geliyor. Telsiz, duvaksız ayrılış da hüznü­müzün katmerlenişi tabiî. Alışa­madık. Alışamıyoruz. Kızımıza göre modern olamıyoruz.</p>
<p>Gözyaşlarımı silip tabureye çökerken sinirlerimi yatıştırmak için bir sigara yaktım. Özene be­zene savurduğum dumanlara ba­karken iç ahengimizin de böylesi­ne dağılıp gitmekte olduğunun dehşetle farkına vardım. Behçet&#8217;le kesin konuşma kararıyla yerimden fırladım. Kendisini bilgisayara o kadar kaptırmıştı ki girdiğimi fark etmedi bile. Tam o sırada telefonu çaldı. Arayan bir iş arkadaşıydı her hâlde. Hararetli bir konuşmaya daldı. Bir süre bekledim. Konuşma uzayınca yutkunup çıkmak zorunda kaldım. Canım fena sıkılmıştı. Tanrım! Bunca iletişim ağı içindey­ken kocamla konuşma fırsatı bu­lamıyordum!..</p>
<p>Tezgâhı silerken bardağın içi­ne saldığım yaprağa gözüm ilişti. Suyun olanca desteğine rağmen vakitsiz karşısına çıkan kaçınılmaz sonu sessiz bir ağıtla kabule ha­zırlanıyordu. Bütün dava gövde­den ayrılmamak, dalından kopmamaktı; bağları bir çelik gibi sağlam tutmaktı&#8230;  Ama nasıl? Engelleyemediğim bir damla yana­ğımdan süzüldü. Hepimiz doğanın bir parçasıydık. Şaşmaz doğa ya­saları hepimiz için geçerliydi.</p>
<p>Yaprak sadece küçük bir mi­saldi.</p>
<p>Hayat incecik damarlarından çekilirken ihtişamlı gövdenin ve güzelim dallarının rüyasına dalmış gibi vakur bir teslimiyet içindeydi.</p>
<p>Birden müthiş bir yalnızlık duygusuyla kendimi boşlukta his­settim. Birkaç yıl önce art arda kaybettiğim annemin ve babamın özlemi kavurucu bir ateşle sardı yüreğimi. Keşke sağ olsalardı da onlara içimi dökebilseydim! Öğüt­lerini alabilseydim!.. Veya en azından duygularımı paylaşabileceğim, sımsıkı sarılabileceğim bir kardeşim olsaydı.</p>
<p>İş yapamayacağımı anlayınca mutfaktan çıktım. Behçet hâlâ te­lefonda konuşuyordu. Ayaklarım beni tavan arasına götürdü. Eski eşyaları karıştırırken sanki geçmi­şe sığınır gibi elime geçirdiklerimle ilgili acı, tatlı anılarımı hatırlamaya çalıştım. Ellerim garip bir heye­canla titreye titreye okul eşyalarım ve defterlerimle dolu sandığı aç­tım. Kimi hüzün, kimi mutluluk, kimi esef gibi karmakarışık duygularla her şeyi bir bir elden geçir­dim. Biraz önce beni allak bullak eden yalnızlık duygusunun isteksiz isteksiz gerilediğini fark ettim.</p>
<p>Bunlar, yaşanmış bir hayatın kökleriydi; en güzel yıllar, arka­daşlıklar, dostluklar&#8230; Yaşamayı ilk özümlediklerimdi&#8230;</p>
<p>Bir ara ortaokul arkadaşlarıma ait bir hatıra defteri elime geçti.</p>
<p>Heyecanla açtım. Minicik pul re­simlerinden o güzelim çocukları bir bir hatırlamaya çalıştım. Ayşe&#8230; Berrin&#8230; Meral&#8230; Sevil&#8230; Ürkek parmak uçlarımla okşadım hepsini; &#8220;Ah canlarım!&#8221; dedim içimden, &#8220;Kim bilir şimdi nerelerdesi­niz? Nasılsınız?&#8221;</p>
<p>Sayfaları çevirirken birden o zamanlar çok samimi olduğum (ne yazık ki şimdi bütün bütün unut­tuğum) sıra arkadaşım Nilgün&#8217;ün soluk resmi ve kargacık burgacık yazısıyla karşılaştım. Heyecanla okumaya koyuldum.</p>
<p>&#8220;Canımdan çok sevdiğim Selma, hayatın sarp ve dikenli yollarında sağlık, başarılar ve mutluluklar diliyorum. Sepet sepet yumurta, sakın beni unutma! Unutursan döverim; gözlerinden öperim. Seni hiç unutmayacak olan arkadaşın: Nilgün&#8221;</p>
<p>Unutulmamak mı?.. Tanrım! İhtiyaç duyulan bir şeyle böyle umulmadık bir anda karşılaşmak ne güzel!</p>
<p>Nilgün&#8217;ün solgun, güleç resmi­ne gülümseyerek baktım. Yüreğimi ılık duygularla birlikte hüzün sardı. Dile kolay, aradan nerdeyse kırk yıl geçmişti. Bir ömür yani&#8230;</p>
<p>Bu zamanı bilinçli olarak dü­şününce ürperdim.</p>
<p>&#8220;Hayatın sarp ve dikenli yolla­rında&#8221; içim, dışım; her yanım ya­ralanarak nasıl da zorlu bir mücadele vermiştim! İşlerimizi yoluna koyma yolunda çektiklerimiz, kocamla uyuşmazlıklarımız, boşanışımız, bunalımlarımız, sonra tekrar evlenişimiz, tek çocuğumuza dört elle sarılışımız, ölümler, hepsi bir sinema şeridi gibi geçti gözümün önünden&#8230;</p>
<p>&#8220;Unutursan döverim&#8230;&#8221;</p>
<p>Nilgün&#8217;ü, o sevecen, şen şak­rak arkadaşımı masum tehdidine rağmen unutmuşum.</p>
<p>İçimi çekerek bu defa onunla ilgili anılarımı hatırlamaya çalıştım. Aş-ekmek derdinin olmadığı, bir söyleyip iki güldüğümüz o saf ve sorumsuz öğrencilik yıllarımı&#8230;</p>
<p>Ne çabuk geçmişti!</p>
<p>Nilgün&#8217;le içtiğimiz su ayrı git­mezdi. Bir dargın bir barışık hâlle­rimizle, derslerde yaptığımız mu­zipliklerle, masum flörtlerle yeni yetmeliğin tadını nasıl da çıkarır­dık!</p>
<p>Haklıydı Nilgün!</p>
<p>Onca saf ve içten anıları pay­laştığımız insanı (sakın ha!) unut­mamalıydım!</p>
<p>Yüreğimin hüzün titreyişleri arasında patlayan merak ve öz­lemle Nilgün&#8217;ü neredeyse arayıp bulmak isteğine kapıldım.</p>
<p>Paldır küldür aşağı indim. Es­ki, yeni bütün telefon defterlerimi karıştırdım. Beni eski arkadaşıma ulaştırabilecek dızdığının dızdığı dış kapının mandalı bütün kişileri aradım. Neden sonra hiç ummadığım bir arkadaşımdan bir ipucu yakaladım. Nilgün&#8217;ün halasının kızı onun uzaktan bir akrabasıymış. Sağ olsun, o da aradı taradı, neti­cede bana Nilgün&#8217;ün telefon nu­marasını bulup verdi. Ankara&#8217;da oturuyormuş.</p>
<p>Elimde numarayla bir süre kalakaldım. Bayağı heyecanlan­mıştım. Beklemediği sürprizim karşısında onun atacağı sevinç çığlıklarına, uzun sitemlerine ha­zırlamaya çalıştım kendimi. Ona neler söyleyeceğimi düşünerek bir süre salonda gezindim.</p>
<p>Sonra, telefonu elime alıp içim içime sığmaz bir hâlde tuşlara bastım. Uzun bir bekleyişten sonra açıldı. Canı sıkılan bir kadın &#8220;Alo!&#8221; dedi boğuk ve isteksiz bir sesle. Bu, Nilgün olamazdı!</p>
<p>-Nilgün Hanımı rica ediyorum!</p>
<p>Aynı isteksizlikle. &#8220;Benim!&#8221; de­di kadın.</p>
<p>Şaşkınlığım hayal kırıklığına dönüştü. Bir süre ne diyeceğimi bilemedim. Neden sonra, &#8220;Nilgün!&#8221; dedim, &#8220;Benim&#8230; Selma!&#8221;</p>
<p>-Hangi Selma?</p>
<p>İçim cız etti. Bir an telefonu kapamak istedim. Elim varmadı. Kekeledim:</p>
<p>-Ortaokuldan&#8230; Sıra arkada­şın. Seksen sekiz Selma!</p>
<p>Bir süre ses gelmedi. Hatlar koptu sandım. &#8220;Alo!&#8221; dedim telaşla. Karşımdaki kadın ilgisiz, heyecan­sız, basmakalıp bir ses tonuyla konuştu:</p>
<p>-Nasılsın?</p>
<p>Bütün vücudum buz kesildi. Kırk yıl sonra bu duygusuz karşılama olacak şey değildi! Belki tanımamıştır düşüncesiyle sordum:</p>
<p>-Beni tanıdın mı?</p>
<p>Aynı tavırla sürdürdü konuş­masını:</p>
<p>-Elbette tanıdım. Sıra arkada­şıydık.</p>
<p>Dayanamadım, uzun uzun si­tem ettim. Toparlandı:</p>
<p>-Kusura bakma hayatım, dedi, hem çok şaşırdım: Hem de hiç keyfim yok! Fena hâlde migrenim tuttu. Bir yandan menopoz sıkıntı­sı, bir yandan ölüm acısı&#8230;</p>
<p>-Hayrola?</p>
<p>-Bir ay önce kocamı kaybettim.</p>
<p>Tokat yemiş gibi sersemledim. Sitemlerimden utandım. &#8220;Ah ca­nım!&#8221; dedim içim sızlayarak, &#8220;Ba­şın sağ olsun!.. Hasta mıydı?</p>
<p>-Ani bir enfaktüs işte!&#8230; Tam rahat edeceğimiz sırada öyle bir sille yedim ki sorma!.. Kendime gelemiyorum bir türlü! Sinir tedavi­si görüyorum.</p>
<p>Yazıklanmaktan başka ne di­yebilirdim?</p>
<p>-Vah canım! Geçmiş olsun!.. Çocuğun var mı?</p>
<p>-Bir oğlum var. O da Amerika&#8217;­da. Birkaç günlük izinli geldi, gitti. Yapayalnız kaldım işte!</p>
<p>-Annen, baban?</p>
<p>-Yıllar önce kaybettim. Bunca çalış, çabala; eziyet çek, sonunda sıfıra sıfır elde var sıfır. Hayat a- cımasız&#8230;</p>
<p>Öyle bir ağlayış tutturdu ki içim parçalandı. Ne diyeceğimi şaşır­dım. O da daha fazla konuşacak durumda değildi. Zorlukla &#8220;Nolur sonra konuşalım!&#8221; diyerek telefonu kapadı. Kalakaldım.</p>
<p>0 sırada içeri giren Behçet, benim alllak bullak hâlimi görünce durakladı, &#8220;Hayrola! Ne oldu?&#8221; diye sordu.</p>
<p>-Eski bir okul arkadaşıma te­lefon etmiştim. Kocasını kaybet­miş. Doğru dürüst bir teselli bile edemedim.</p>
<p>-Olan olup, giden gittikten son­ra teselli neye yarıyor ki zaten?</p>
<p>Herhangi bir şey söylememe fırsat bırakmadan saatine baktı, &#8220;Ben çıkıyorum.&#8221; dedi.</p>
<p>-Nereye?</p>
<p>-Ofisten bir arkadaşla buluşa­cağım. Akşama geç gelirim. Alla­haısmarladık!</p>
<p>İkinci kez öylesine bozulmuş­tum ki &#8220;Güle güle!&#8221; bile diyemedim.</p>
<p>Daire kapısı kapandığında müthiş bir ürküntüyle sarsıldım. Herkes tarafından terk edilen, ku­rumaya yüz tutmuş bir gövdenin acısını duydum içimde. Öylesine boş ve çaresizdim ki!..</p>
<p>Sanki kader birliği ettiğimiz yaprağı görmek için telaşla mutfa­ğa geçtim. Zavallı yaprak hayata karşı direnişini yitirmiş, çürümeye teslim olmuştu. Artık ona kimse yardım edemezdi. Kulaklarımda Nilgün&#8217;ün sesi uğuldamaya başla­dı: &#8220;Sıfıra sıfır, elde var sıfır!&#8221;</p>
<p>İskemleye çöktüm. Boğazıma düğümlenen hıçkırıkları salıver­dim&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatsahnesi.com/govde-ve-yaprak-sabahat-emir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
