Fahri Usta – Hasan Kallimci

İşte güneş yine çıkmıştı. So­ğuk kış günlerinde, güneşin bulut­ların arasından kendini gösterme­si, kapanıp kaldığı odadan kısa bir müddet için de olsa kurtulması bakımından büyük bir fırsattı. Sandalyesini merdiven altından çıkardı, bahçeye taşıdı ve güneşi iyice görebileceği bir yere koydu. Oturdu. Elini siper ederek ve göz­lerini kırpıştırarak bir an güneşe baktı. Bakışlarını karşı dağa, dağın yamacına aralıklarla serpilmiş köylere çevirdi. “Dizlerim tutmasa da gözlerimin feri var, çok şükür” diye düşündü. Huzurlu ve mutlu olmanın verdiği rahatlıkla sandal­yesine iyice yerleşti.

Kış ortasında, bahardan kalma bir günü yakalamıştı. Yetmiş yıl ömür sürdüğü, babadan kalma hanay evinin bahçesinde, torunla­rının evden gelen gürültülerini, gelinin onlarla çekişmesini dinleye­rek oturmak ona huzur veriyordu. O sesler, ihtiyarlıkta insanı saran yalnızlık duygusundan kurtulmayı sağlıyor; yaşadığını o seslerle an­lıyordu. Sıcak yuva, sıcak yemek; oğuldan, gelinden, torunlardan sevgi, saygı, güler yüz…

-Üşüyeceksin baba…

Gelini, evin hayatından sesle­niyordu. Duydu, duymazlıktan gel­di. İşte bu tür ilgilerdi onu hayata bağlayan.

-Baba, üşüyeceksin, güneşe aldanma!

Paltosunun önünü kavuştura­rak cevap verdi.

-Sağol kızım, üşümüyorum. Güneş güzel, esinti yok… Ben az sonra gelirim.

-Sen bilirsin. Çay demliyorum. İstersen oraya da getirebilirim.

-Sen zahmet etme, ben geli­rim.

Bu gelin bir başkaydı. Ellerin gelinlerine benzemiyordu. Bir defa olsun saygıda kusur etmemişti. Bıkkın ve bezgin tek bakışını, dav­ranışını görmemişti.

-Merhaba hazır yiyici!

Köyün marangozu Durmuş, yoldan sesleniyordu. Elinde, alet torbası vardı. İhtiyarın canı sıkıldı. Güneşin sıcaklığı ve gelinin ilgisi ile mutluluğu tam yakalamışken, şimdi bu uğursuzu görmek… Yü­zünü buruşturdu.

-Merhaba geveze! İşe mi gidi­yorsun?

-Evet usta. Sen otur bakalım. Ekmek elden, su gölden…

İhtiyarın Durmuş’u sevme­mekte hakkı vardı. O, köyde ah­lâksız, geveze biri olarak bilinirdi. Durmuş’un ahlâksızlıkları ile ilgili birçok lâf onun da kulağına gel­mişti. Çıkıştı.

-Durmuş, söyletme beni! Tam elli yıl, bu köyün ve çevre köylerin baltası, nacağı, tırmığı benim elimden çıktı. Elli yıl bu, dile kolay… Ne demek, “ekmek elden?” Ekmek oğlumdan… Ben, yetiştirdiğim ağacın gölgesinde oturuyorum.

Durmuş sırıttı.

-Sağlık olsun Fahri Usta, dedi. Hiç merak etme. Oğlun bakmazsa ben bakarım. Bu köye çok emeğin geçti. Haydi eyvallah…

Durmuş, az ileride Kâmile ka­dının evine doğru yürüdü. Kâmile kadın, bir yıl önce, -kocası yaka­landığı kötü bir hastalıktan kurtulamayıp vefat edince- dul kalmıştı. Gelinlik çağdaki kızı ile birlikte yaşıyordu. Rahmetlik, yıkılmaya yüz tutmuş eski evinden kurtul­mak; iki odalı, küçük, beton örtülü bir ev yapmak istemişti. Ancak ömrü, tamamlamaya yetmemişti. Sıra doğramalarının takılmasına, rabıtalarının çakılmasına gelince öteki dünyaya göçüp gitmişti. Ev, bir yıldır öylece duruyordu. Kâmile kadın, ancak bir yıl sonra, evi ta­mamlatacak gücü bulabilmişti kendinde. “Ömrünü köhne evde geçirdi Kâmilecik” diye söylendi Fahri Usta, “artık kadıncağız yeni evinde rahat etsin.”

Fahri Usta, komşu evleri sey­rettikçe her evin yaşayanlarını ve ölmüşlerini, onlarla kendi arasın­daki anıları birer birer hatırlıyordu. Köyde, kendi yaşında iki-üç kişi kalmıştı. Bir ayağı çukurda olma­nın burukluğunu yaşadı bir müddet fakat üzerinde durmadı.

Gözü yeniden Kâmile kadının evine doğru kaydı. Kâmilecik, ma­rangoza yardım ediyordu. Birlikte, bir pencerenin kasasını yerleştiri­yorlardı. Fahri Usta, o anda irkildi; gördüklerine ve gözlerine inana­madı. Marangoz, Kâmile’nin elini tutuyordu. Kasayı yerleştirmiş, fakat kadının elini bırakmamıştı. Kâmile’ye dikkat etti. Kadın, hâlin­den memnun bir tavır içindeydi; elini çekmeye yanaşmıyordu. “Fesubhanallah” diye mırıldandı, “vay gâvur Durmuş vay, dul kadı­nın adını çıkaracak…”

Fahri Usta, bakışlarını başka taraflara çevirdiyse de gözleri yine o tarafa kayıyordu. Marangoz ile kadın, diğer pencerenin kasasını da gülüşerek taktılar. İhtiyarın canı sıkıldı. Güneşin, dinlenmenin tadı kalmamıştı. İmdadına gelini yetişti.

-Baba, çay demlendi. Getire­yim mi, evde mi içeceksin?

-Geliyorum kızım.

 

 

 

Kalktı, sandalyesini merdiven altına taşıdı. İkinci kata çıkan tahta basamakları ağır ağır çıktı.

O gün ve daha sonraki günler, gözü hep Kâmile kadının evinde oldu. Bakışları ister istemez oraya çevriliyor, evli-barklı marangoz ile dul kadının fingirdeşmesine şahit oluyordu.

Bir akşam, oğlu kahvehane­den dönmüştü. Öyle, erkenden eve gelenlerden değildi o. Okey denen oyuna alışmış, geceleri saatlerce o oyunu oynar olmuştu. Bir-iki defa ikaz etmek istemişse de, “Bizimkisi fayans işçiliği baba, taş döşüyoruz” cevabıyla karşı­laşmıştı. Oğlunun tek kusuru, bu oyundu. İçkisi, sigarası yoktu. Bu sebeple sonraki günlerde hiç üze­rine gitmedi.

O akşam takıldı.

-Fayans işçisi, döşenecek taş mı kalmadı?

-Murat’a canım sıkıldı, dedi oğlu. O sebeple erken geldim. Bir belâ bulmamak için… Adam köyde arkalı ya, içip içip ona buna sata­şıyor. Yollar çamur içinde, çeş­meler bozuk, elektrik kör lâmbanın ışığından farksız… Köye bakılmı­yor, muhalif kim varsa ona sataşı­lıyor. Bana da sataşıyorlar.

Fahri Usta, “lâ havle” çekti.

-Canını sıkma oğlum, dedi. Sen kendi işine bak. Kahvede fazla eğlenme. Murat’ın bulunduğu yerlerden uzak dur.

Oğlunun sıkıntısı bu sözlerle geçecek değildi elbette. O bir ta­raftan eline tutuşturulan bardaktaki çayı karıştırıyor diğer taraftan öfke dolu söyleniyordu.

-Adam, çeyrek asırdır köye hâkim. Köyün başına belâ. Ellerin köyleri bütün dertlerini bir bir hal­lederken biz çamurun, tozun, su­suzluğun, karanlığın, huzursuzlu­ğun içindeyiz. Adam, köy koopera­tifinin paralarını yedi; kimseden çıt yok. Devlet dairelerinden gelen hizmetleri yakınlarına aktarıyor. Hırsızlığını duydun mu baba, hır­sızlığını?

-Duydum, dedi Fahri Usta. Kardeşi, şehirdeki inşaat alanla­rından demir çalarken yakalanmış hem de Murat’ın kamyonu ile… Mahkemesi devam ediyormuş.

Oğlu, çayından bir iri yudum daha aldıktan sonra henüz sür­mekte olan öfkesiyle dopdolu ko­nuştu.

-Adam, belinde silah, elinde kadeh… Bir gün, birinin elinde ka­lacak veya bir masumun kanını akıtacak.

Fahri Usta diyecek söz bula­mıyordu. Oğlu yerden göğe kadar haklıydı. Bu Murat, köyün kamburu idi. Ona, biri veya birileri “dur” de­meliydi. Fakat kim, ne zaman?..

-Sabret oğlum, dedi. Allah bü­yüktür, Allah büyüktür…

***

Fahri Usta, soğuk günlerde pencere kenarındaki sedirden dışarıyı seyrederek vakit geçirmeye çalışıyordu. Yine sedirdeydi. İşte, Kâmile kadın evinden çıkmış kö­yün öte başındaki kız kardeşine gidiyordu. “Salak kadın” diye söy­lendi, “edebinle oturmasını bile­medin.” Kadının gözden kaybol­masından az sonra, Marangoz Durmuş, Kâmile kadının evine doğru geçti. İki odalı, o küçücük evin doğrama işleri, rabıtaların çakılması, iki haftadır bir türlü bit­mek bilmiyordu. Oysa iki, bileme­din üç günlük iş vardı orada. Kâ­mile kadının kızı, elinde çaydan­lıkla eski binadan yeni eve geçti. Fahri Usta, “Bu ahlaksız, kıza bir zarar vermese bari” diye temenni­de bulundu. Arada sırada kızla usta pencerede, birlikte görünü­yorlardı. Dikkat etti, Durmuş’un elleri kızın saçlarında, yanakların­da geziniyordu. Fahri Usta irkildi. Fesübhanallah… Kızı da kirlete­cek namussuz” dedi.

Kirletmişti de… Kâmile kadının evinin doğrama işleri nihayet bit­miş, o süre içinde ana-kız, her ikisi de Durmuş ahlâksızının pençesine düşmüşlerdi. Bu durumu, bir ak­şam yemeği sonrasında gelini an­latmıştı, kızara bozara… Oğlu yine öfkelendi. Bereket okuyarak sofra­dan kalktıktan sonra elini yıkama­ya giderken evi sarsan adımlarla yürüdü ve aynı şiddetle konuştu.

-Bir tarafta Murat, diğer tarafta da böyle bir edepsiz… Köyde bil­meyen, duymayan kalmadı. Kim cezasını verecek bunların?

Fahri Usta korktu. Oğlu, öbür odadaki tüfeği kapıp da yürüyüverecek; Murat’ın da, Durmuş’un da alınlarına domuz kurşunlarını sıkıverecek gibiydi.

-Sabret oğlum, dedi, sabret…

Allah büyüktür…

*•*

Bir gün, Murat yine kafayı çekmişti. Köy kahvehanesinde hem rakı kokusunu hem de küfür­lerini savurarak efeleniyordu.

-Beni sevmeyenler var, iste­meyenler var, çekemeyenler var… Fakat onlar üç-beş kişi… Benim arkamda koca köy var. On defa seçim yapılsa her seferinde benim istediğim adam muhtar seçilir…

Kahvehaneden birkaç kişi, kı­sa aralıklarla kalkıp gitti. İki masa­da okey oynayanlar ve oyun sey­reden birkaç kişi kaldı. Onlar da oyunu bırakmış gibiydiler. Durmuş, bir masanın köşesinde oyun sey­rediyordu. O, Murat’ın akrabasıydı, onun adamıydı. Murat’ın sözleri ve küfürleri karşısında muhaliflerin kızarıp bozarmalarını zevkle sey­rediyordu. Murat devam etti.

-Bana hırsız diyorlarmış… Ki­min nesini çalmışım ha? Kimler, bana iftira ederek arkamdan konuşanlar? Erkek olan çıkar ortaya, yüzüme karşı söyler!

Murat, oturduğu yerden kalktı, belindeki silahı çekti ve Durmuş’un oyun seyretmekte olduğu masaya doğru yürüdü. Masadakiler oyunu bıraktılar. Murat’ın hedefi belli ol­muştu, Halil’di bu… Murat, sende­leyerek yürüdü, sol eliyle Halil’in yakasını tuttu.

-Sen bana hırsız demişsin…

Halil, sandalyesini geriye ite­rek kalktı. “Evet, dedim, sen hır­sızsın” dese, kurşunu yiyecekti. Vururdu bu sarhoş… “Hayır deme­dim” dese söz dinletemezdi. Ya­kasını kurtardı. Murat bir nara attı.

-Bana hırsız diyenin…

Küfürleri birbiri ardınca sırala­dı. Oyun başındakiler donup kal­mışlardı. Halil, nihayet patladı.

-Yeter be, çekil başımdan!

Murat’ı bağrından tutarak itti. Maksadı onu başından uzaklaş­tırmak ve kahvehaneden çıkıp gitmekti. Murat sendeledi, silahını Halil’den yana doğrultmaya çalışa­rak tetiğe bastı. Tabancanın sesi ve arkasından “yandım!” diyen bir çığlık kahvehaneyi inletti. Murat’ın tabancasından çıkan kurşun git­miş, taa Durmuş’un kalbini bul­muştu. Marangoz oraya yığılıp kaldı.

Olay çevrede hemen duyuldu. Fahri Usta’nın kulağına geldi. O, köylülerinin aksine, haberi alınca şaşırmamıştı. Düşündü… Ahlaksız Durmuş, hem dul bir kadını hem de kızını kirletmişti; cezasını bul­ması gerekiyordu. Murat, köyün ve köylünün başına bir zorba kesil­mişti. O da cezasını bulması gere­ken biriydi. İki zalim, iki ahlaksız, aynı anda cezalandırılmışlardı hem de bir başka masumun canını yakmadan. Biri mezara, diğeri ha­pishaneye gidecekti.

-Allah büyük dedi. Allah bü­yük…

Yorum Gönder