Elif – İnci Aral

Işıltılı, yer yer işlemeli bir beyazlığın içinde oturuyor. Kınadan kararmış ellerini yorgun bir gevşeklikle kucağında unutmuş. Duvağın altında incecik incecik örülüp bağlanmış saçları, Mehmet Ali uğraşıp çözsün diye. Pencerenin önündeki sedirde oturuyor. Ağaçtan oyularak uyumsuzca boyanmış bir heykel gibi katı, sessiz, durgun. Hiçbir şey duymuyor sanki. Ne sevinç, ne sıkıntı. Uzun, çok uzak bir yoldan getirilmiş de nerede olduğunu tam olarak ayırt edememiş daha.
Dışarıda yağmur bulutları toplanıp göğün mavisini hızla kapatarak yayılıyorlar. Üşüyor biraz, çıplak kolları ürperiyor. Düğünler yazın olmalı, diye geçiriyor içinden. Arada belli etmeden ocağın üstündeki saate bir göz atıyor. Mehmet Ali gelmedi. Bakışlarında bile küçücük bir üzünç, suçlama, sabırsızlık olmadan düşünüyor bunu. Mehmet Ali hâlâ gelmedi. Ama gelecek. Çaresizlik ve kuşkudan uzak kalmak, düşlerini sonuna kadar korumak için temelsiz bir iyimserliğe sığınıyor. Birazdan gelecek. Burası onların evi, öğleden beri yeni evinde. Burada, bu odada Mehmet Ali’ye çocuklar doğuracak. Önce saçlarını çözecek, sonra…
-Güveysiz gelin verilmez, dedi anası. Oğlan gelsin öyle.
-Düğün beklemez, dedi Koca Haydar. Bunca konuk var. Akşamı bulmaz gelir Mehmet Ali. Biz gelinimizi alalım. Davullar vurur durur, ayıp kaçmasın.
Eylül başında ova kızgın güneşten sölpümüş koyu yeşil, sallantılı bir ağın üzerine bir uçtan bir uca yayılan patlamış bir beyazlıkla dolduğunda yedi koldan ırgatlar geldi pamuk toplamaya. Ağıtları, türküleri gökyüzünün sıcağında eriyip yitti. Çatlayıp karardı yüzleri gözleri. Ölenler oldu yaşlılardan. Doğuranlar oldu kadınlardan. Derme çatma çadırların önünde yarı çıplak çocuklar ağladı durdu sivrisinek ısırıklarından azma yaralarını yolarak. İyi yıkanmamış çamaşırlar eksilmedi çadır iplerinden, sallanıp durdular renklerini ala ata. Yoksulluğa baskın çıktı sevgiler. Yorgunluklardan artanıyla yaşansa da. Batan günün kızıllığını buğuladı çorbalardan tüten dumanlar. Şarap içilip dövüşüldü ay ışığında.
Pamuk bitince, dedi Mehmet Ali. Kız ben sana kardeş gözüyle bakmışım hep, işe bak! Yeni aydım be… Çapaya dayanmıştı. Bir garip bakıyordu Elif’e. Gökyüzünde uzak, uçuk bir mavi kireç beyazı lekelerle beneklenmişti. Kullanılmamış bir çarşaf gibi bembeyaz, duru, aydınlıktı her şey. Tarlanın ortasında durup birbirlerine bakışlarında yüce, gösterişsiz, sıcacık bir içtenlik vardı. Esintinin hışırdattığı yaprakların sesi neşeli bir türkü gibiydi. Erinç ve güven verici bir açıklıkla dirimi iliklerinde duyuyorlardı. Ne olacak hazırlık olup, yatağını yorganını yap tamam. Ne gerekse alırız kız, pamuk bitsin hele. He desene…
Elif bir görülmemiş dik kafalı kız. Yaşı geçti evlenmedi ondan diyorlar. Babasına küs, ağasına küs. Geçimsiz. Çeyiz istemem diyor, ikiden çok doğurmam diyor. Dayak istemiyor. Kimseleri beğenmiyor. Yirmisini geçeli kimseler istemiyor. Köyde Güzel Ana’nın bir odasında hasta anasıyla oturuyor. Anasının yirmi dönüm toprağına o bakıyor. Erkek gibi çalışıyor. Ne eksiği var onlardan? Ne diye köle olacak? Bir tek Mehmet Ali başka. Mehmet Ali en iyi arkadaşı, kim düşünür ki…
On iki yaşındaydı Elif, babası kadın getirdi anasının üstüne. Aklını bozdu kadın üç yıl içinde. Avlunun dibindeki odaya bağladılar. Onunla oturdu Elif, babasına gitgide büyüyen nefretiyle tüm erkekleri hor görmeyi öğrenerek. On sekizinde ayırdı anasını, mallarını babasından. Köy ayağa kalktı. Babasıyla, ağabeyleriyle mahkemelik olmuş bir kız… Kim ister böylesini? Bir tek Mehmet Ali.
Biraz aceleye geldi. Apar topar oldu. Her gün bir eksik gedik çıktı. Pamuk parası zamanında alınamadı. Olduğu kadar, dedi Mehmet Ali’ye, sıkma canını. Ne olacak her şeyimiz var işte. Kendi de bilmiyormuş da Mehmet Ali’deymiş düşü, düşüncesi. Şimdi o içinde kıpırtılı ama akıl ermez bir dinginlik, coşkuya karışmış bir durulmaydı. Kanı gövdesinde hızla deviniyor, tek eliyle ovanın tüm pamuğunu toplayabilecek güçte duyuyordu kendini.
Öylece oturuyordu. Dimdik. Yerinden kıpırdamadan. Ellerini bile oynatmadan. Uçsuz bucaksız bir beyazlığın ortasında bir eylül güneşi düşleyerek. Odaya girip çıkan, dışarının soğuğunu, ıslak ot kokusunu taşıyan kızlara, kadınlara görmeden bakarak ve kendini gövdeler arasında cansız, zamandan kopuk, ağırlıksız bir nesne gibi duyarak. Sessizce akıp odanın kalabalık uğultusuna karışıyor hiçbir şey duyamadan. Bir tek, ‘Geldi, Mehmet Ali geldi!” haberine açık.
İplerden sallanan yastık örtülerinin, çarşafların, peşkirlerin, serilmiş bütün çeyizin gelin odasına serptiği beyaz lekeler küçük pencerenin içeriye güçlükle akıttığı ışıkta morarıyor. Kanaviçelerin çiçekleri birbirine karşıp bulanıyor. Duvar dibindeki geniş sete özenle dizilmiş yün yatakların dallı güllü kılıfları, yorganların Çingene pembesi, cırlak sarı, türbe yeşili parlak yüzlükleri basık odayı daha da daraltıp bunaltıyor, uyumsuzlukla şenlendirerek.
Babası, iki ağabeyi bırakmadılar Elifi kendi kendine gelin olsun. Evlenecek, hem de Mehmet Ali’yle evlenecek diye çok sevinmiş olmalılar. Çeyizini düzdüler, düğünü konuştular Koca Haydar’la. Mehmet Ali çok yalvardı yaramazlık çıkarmasın, bu iş olup bitene kadar kavga gürültü etmesin diye Elif’e. Ağladı babası ayağına gelip. Erteledi kırgınlıkları Elif. Bir tek Mehmet Ali üzülmesin diye.
Davullar öğleden beri vuruyor. Gün cumartesi. Cuma sabahı giderken, tez gelirim, eğlenmem dedi ya dönmedi, Bir aydır indirdiği pamuğun parasını almaya uğraşıyor fabrikadan. Tam da gününü buldular ödemenin. Tam da gününü buldu jandarma yolu kesmenin. Mehmet Ali dönmeyince dün. Koca Haydar telefon çekti kente. Olaylar çıkmış, ortalık biraz karışıkmış. Giriş çıkış tutulmuş. İki saatlik yol alt yanı. Köyde düğünü tutulmuş adamı niye koyvermezler ki? Ama elbet gelecek artık. Bu gece güvey girecek adamı hangi kötülük gelip bulacak? Bulamaz. Gelecek. Bu düğün yarıda kalmayacak. Mehmet Ali gelecek ve saçlarını çözecek. Ne çok gülmüşlerdi kızlar belikleri örerlerken. Damat güçlük çeksin, zora gelsin diye ne çok uğraşmışlardı…
Öğle sonu yavaşça gelişiyor, ikindiye doğru uzuyor. Elif’i kuşatıp çevreleyen beyazlık yavaşça koyulup yayılıyor. Renkler, sesler, camlara inen yağmur, Mehmet Ali, her şey birbirine karışıyor. Elifin içinde canlanmaya hazır bir şaşkınlık ve usul bir kabarma. Uyuşmuş gövdesine devinme isteği duyuran tatsız bir yorgunluk. Kadınların kapı ağzında gizli fısıltılara dönüşen uğultuları, tedirginlikleri gizleyemeyen yapay gülümsemeler, korkuyla çoğalmış, incitmemeye zorlanmalar, içindeki boşluğu geriyor. Gene de sezdikleri üzerinde düşünmekten kaçınıp yatıştırmaya uğraşıyor kendini. Sabırla gözlüyor çevresindeki yüzleri. Uyanık, yakınmasız, sessiz. Hak etmediği bir mutsuzluğun başlangıcında mı?
Dışarda köy soğuk, gebe, tedirgin. Gökyüzü görünmüyor sanki. Küsmüş gitmiş, çekilmiş. Gri, bilinmez bir boşluk tepede öylece. Ağaçların ıslak, yapraksız dalları gökyüzünün boz bulanık dağılmışlığında ürkütücü kanal sürüleri gibi çoğalıyor. Alçak, beyaz badanalı evlerin bacaları alev almaya hazır dumanlar salıyor toprak damların üzerine. Yağmur usulca yağıyor. Çamur biriktiriyor daracık sokaklarda. Tarlalarda göletler oluşturuyor. Her şey beklemeye durmuş.
Bekleyiş içinde, geçmeyip esnekçe uzayan saatlerle ve tam da o günü bulmuş bir tersliğin ortaya çıkabileceği düşüncesiyle, bu sıkıntılı zaman diliminde yükseliyor davulun gümbürtüsü. Büyüyor, büyüyor, yankılandıkça ürküntüler çağrıştıran, her türlü tekinsizliğe açık dayanılmaz dan danlara dönüşüyor. Artık yersiz olduğuna inanmaya çalıştığı tasa mutluluğunu iyiden iyiye zorluyor Elif’in.
Sonra, en oynak düğün havalarını çalarken bile bekleyişi kuşkuya, korkuyu umutsuzluğa, acıyı kesinliğe vardıran cılız, zorlama, acıklı zurna…
Güneşin altında çatırdayan uçsuz bucaksız bir beyaza atlıyor Elif yeniden. Sınırsız bir beyazlığın içinde yüzüyor. Üşüyerek ve sıcacık bir eylül güneşi düşleyerek. Mehmet Ali’nin güneşten kararmış yüzündeki çapkınca gülüşe tutunarak. Onun çapayı kavramış iri ellerine kaçamak bir göz atıp soluğu daralarak. Gözyaşına döndü dönecek bir özlemle iyice zayıflamış, kızgınlığa atlamaya hazır bir yürek kırgınlığı içinde ellerini kucağındaki yapma çiçeklere karıştırarak. Sevdiğinin yüzünü, duruşunu, yürüyüşünü ince ince ansıyıp yaşayarak. Cayılamaz bir beyazlığın içinde eriyip yok oluyor, günün yavaşça akşama dönüşünü, kararışını seçemeden.
***
Koca Haydar istasyondan köye varan yolun sonunda durup soluklandı. Islak kasketini çıkarıp başını sıvazladı. Ayağının dibindeki geniş su birikintisinde dalgalandı yorgun gölgesi. Ağır, kuşkulardan silkinmemiş, şaşkın ve kararsız köye baktı. Yağmur duralamıştı. İyice alçalmış güneş dağıtamadığı bulutları pembeliyor, ıslak damları, ağaçları boyayıp geçiyordu. Yekinip hızla düğün evine doğru yürüdü. Evin önünde toplanmış kalabalık iki yana açıldı. Küçülmüş, kısalmış gibiydi Koca Haydar. Korku, sıkıntı, üzüntü değil, bir şey, başka bir şey vardı duruşunda. Bir teslim oluş belki ama aynı zamanda vazgeçilmez bir umut, direnme, karşı koyuş.
Susup kalakaldı topluluk. Bu davullar, öyle delice, çileden çıkarıcı, uğursuz.
-Susun, diye bağırdı Koca Haydar. Susturun gayrı davulları, kesin!
-Çalmazsak paramızı kesersin beyim, koyver çalalım, dedi davulcu.
-Ne oluyor Haydar Dayı, bir yaramazlık mı var yoksa, dedi kalabalıktan biri.
-Güveyimiz gelmedi, çünkü yollar açılmadı, dedi Haydar.
Bekleşti kalabalık.
-Oğlumuz Mehmet Ali nerededir bilmiyoruz. İstasyona vardım, telefon çekeyim diye, jandarma gelmiş. Hatlar kesik. Kimse kimsenin nerde olduğunu bilmiyor. Ne olup ne olmadı bilmiyor…
-Tam anlat dayı, dedi bir kadın. Hepimizin hısımı, yakını var…
-Kentte kavga kıran varmış, diye bağırdı Koca Haydar. Her yan yakılıp yıkılırmış… İnsan insanı, Müslüman Müslüman’ı, konu komşu birbirini kesermiş. Delirmişler… Kan…
Sesi zayıfladı.
Bildiğim bundan ibarettir, dedi duyulur duyulmaz.
-Gidelim, diye bağırdı birkaç kişi. Biz burada böyle duracak mıyız?
-Giriş çıkış yok. Haydi kardeşler evlerinize. Düğün bizim ve bitmiştir. Gelinimizi aldık getirdik. Hal buyken eğlence davul olmaz. Elbet gelir oğlumuz.
Davullar sustu.
Gürültülü bir kadınlar kalabalığının ortasında hayatta ayakta duran Elif’in kulaklarında binlerce davul vuruyor. Binlerce davul dövülmekten paramparça oluyor. Kararan akşamın içinde beyaz bir leke gibi, bir parçacık umut gibi, taş kesilmiş, gözleri kocaman ve bıraksalar çamurlu yollara atılmaya hazır dikeliyor. Hiçbir şey düşünmüyor. Başını koyulaşmakta olan gökyüzüne kaldırıyor. Mora çalan bir gride boş büyüyor. Karmakarışık, tam olarak ve sırayla seçemediği görüntüler serpiliyor oraya buraya. Bir ağaç, oynayıp duran ağızlar, hızlı devinmeler, bir dokunma, çekiştirip iteleyen eller. Erik ağacının kuru dalları arasında yağmur damlacıkları biriktirmiş örümcek ağı hevenkleri, yeşile boyalı bir pencere demiri. Bir çığrış, uzayan köpek havlamaları, tekerlek sesleri.
İşlemeli bir beyazlığın ortasında kırmızı bir kuşak durmadan kanıyor. Durmadan kanıyor ve beyazı kırmızıya boyuyor. Ellerini kim bilir nerelerde yitirmiş Elif. Duvağını nereye fırlatmış? Korku ve kararsızlıkla, umarsızlıktan daha öte bir duyguyla dikeliyor kapı önünde. Bunu daha önceden de yasamış sanki, ilk değil bu. Belki düşünde, ama yaşamış. Mehmet Ali gelmemiş… Hiç gelmemiş…
Ayakkabıların altında biriken çamur topakları, hayatta, kapı eşiklerinde sıyrılıp birikti. Toprağın sır vermez derinliklerine gömülüp gizlenmiş silahlar çıkarılıp temizlendi. Lambalar yandı. Konuşmalar başlangıçta
heyecanlı, yüksek, hızlı, peş peşeydi. Sonra fısıltı olup uzun susuşlarda eridi. Her soru çabucak suskunluklara dönüşüyor çünkü. Her yorum bir öncekini çürütüyor. Ne toprak kavgasıdır bu, ne din, ne iman. Ne alınacak var, ne verilecek. Ne düşmandır, ne talan. Nasıl bir çılgınlık ki bunlar hiç mi sevmemişlerdir insanı, kuşu böceği, uçanı koşanı, suyu toprağı, yağmuru güneşi, otu çiçeği? Sevmemişler midir ki el vurur ateş salarlar? Kimdir bunlar ki kimi kimin üstüne salar?
Ölümcül bir bekleyişin ağır sessizliğine sıvanıyor zaman. Açlık susuzluk kalakalıyor. Sevgiler sevinçler donmuş. Acı pusuda. Uykunun savunmasız kayıtsızlığı bu gece uzak köyden. Lambalar sönmeyecek.
Bütün gece yağmur yağdı. Hızlı ve dolu dolu yağdı. Kentin sokaklarından akan kanı yıkadı, seline karıştırıp aşağılara doğru yürüdü. Derelerle birleşti, kanallara yol buldu, ovaya ulaştı. Tarlalarda pamuk fidanlarının diplerindeki çukurlarda birikti. Köklere, bitkilerin özsuyuna yürüdü. Kozalarda kalmış son el pamuklara yükseldi, beyazlar pembeye döndü. Beyaz olan ne varsa kirlenip kırmızıya boyandı.
Sabah oluyor. Elifin penceresi odadaki lambayı soldurup günün başlangıcına sindiriyor. İplere asılmış çeyiz toplandı çoktan. Sararıp kalacak sandıklarda belki de. Mehmet Ali gelmedi çünkü, bütün gece beklediler gelmedi. Uyu biraz, diyorlar. Seni böyle perişan bulmasın. Gelecek elbet. İnanıyorlar mı buna? Ondan gizledikleri mi var? Ama neden gelmesin, Mehmet Ali’nin kimseyle bir zoru yok ki. Kim ne yapacak ona? Niye Jandarmalara, benim düğünüm var, demiyor? Öyle dese, yalvarsa bırakırlar elbet. Kızlar saçlarına bağladıkları renkli şifonları çözmüşler. Yorgunluk çökmüş yüzlerine. Bitti mi düğünü, oldu bitti mi?
Yaz sonuydu. Oturdukları otlar kupkuruydu. Elindeki dalın ucuyla yeri, toprağı deşiyordu Elif. Utanıyordu. Mehmet Ali gözünü ayırmadan ona bakıyordu çünkü. Sonunda, yeter, dedi, öyle bakıp durma sıkılıyorum. Ağaçlar su birikintisinin üzerine dümdüz uzanıp yatmışlardı. Arada küçücük bir çöp, yaşamaktan yorgun bir yaprak görüntünün orasına burasına düşüyor suyu bulandırıyordu. Ama hemen ardından geri geliyordu yavaşça ağaçlar. Dağılıp gene toplanıyorlardı. Kızmıştı Mehmet Ali’ye, kollarından sıyrılmaya çalışmıştı. Öpsün istiyordu ama istemiyordu da. Karmakarışıktı içi. Dudakları yumuşacıktı Mehmet Ali’nin. Yangındı. Ateş basmıştı her yanını. Kalkıp kaçmış, suyun üzerine eğilip yüzüne bakmıştı. Değişmiş miydi yüzü? Değişmez, dedi, Mehmet Ali, korkma. Suyun koyu yeşil aynasında yan yanaydı yüzleri. Elini soktu Elif, suyu dalgalandırdı. Karıştılar, dağıldılar…
Güneş kurtuluyor. Yerdeki kilimin nakışlarında sessizce çoğalıyor. Odanın dibindeki su bidonu, tabaklık, kırık cama sokulmuş beyaz bezin ucu seçiliyor artık. Yıllardır karşı duvara bakıyor sanki Elif. Duvarın beyazında özlediği eylül güneşini sürdürüyor. Mehmet Ali’nin kareli gömleğinden bir parça, beyaz dişlerinden güler yüzlü bir resim, çizmelerinden kapkara bir umutsuzluk, kollarından bir sevi yaşatıyor orada. Kimseyle konuşmuyor, hiçbir şey duymuyor. Nerede, ne zamandır bilmiyor artık. Dünyanın herhangi bir yeriydi, herhangi bir yıldı, herhangi bir gelindi o da işte.
Pazartesi ve salı. Bir şey yemedi. Birkaç bardak süt içirdiler zorla. Saçlarımı çözmeyeceğim, diye düşündü bir ara. Çünkü uzun da sürse Mehmet Ali gelebilir. Elleri oturduğu döşeğin örtüsüne sımsıkı yapışmış, buruşup kirlenmiş gelinliği içinde solgun ve yitik bekledi. Şimdi, biraz sonra, akşama, yarın sabah… Gözleri kocaman iki çukurdu bitkin yüzünde. Duvarın beyazından koparamıyordu onları. Orada gördükleri durmadan değişiyor, çevresindeki her fısıltı resim olup duvara yansıyordu.
Güneş göz alıyor, kör ediyor. Her şey beyaz ve yeşil. Pıtrak gibi beyaz dökmüş bir tarlaya serpilmiş insanlar, oradan oraya akan renkli bir gidiş geliş. Derken kalın bir fırçayla karaya boyanıyor her şey. Duvarın orta yerinden bir kara kalın çizgi fışkırıyor yukarı doğru. Çoğalıyor, çatallanıyor, eylül güneşine kara, sarı lekeler serpiyor. Kan rengi benekler dökülüyor oraya buraya. Bütün bunlar yeryüzünün herhangi bir yerindeki bir kentte, kendi düğününün yapıldığı köyün iki saat uzağındaki bir yerde olup bitiyor. Yoksa Mehmet Ali de o kara, lekenin dibine düşmüş kırmızı bir nokta mı?
***
Çok sonra, bitti artık, diye düşündü Elif. Gelinliğini çıkarıp saçlarını çözdü. Avluya çıktı. Dingin bir öğle sonuydu. Bunu ayrımsadı ve zamanın kendisine geri döndüğünü duydu. Mehmet Ali’nin tutkulu, parlak, gururlu gözleri dağılıp dağılıp yeniden beliriyordu durgun bir suyun yüzünde. Mehmet Ali gitmişti, yoktu. Koca Haydar göstermemişti ona ölüsünü. Bildiğin gibi kalsın, tanıyamazsın demişti, ağlamıştı. Sonra güneş çok uzak bir köşesine çekip gitmişti göğün. Her şey çok uzak, ulaşılmaz yerlere gitmişti. Günü dinledi. Bir kurt bir ağacı kemiriyordu. Davulları sustursalar artık, dedi. Mehmet Ali gelmedi çünkü. Rahatça düşündü bunu. Hiçbir umut kırıntısı olmadan içinde. Hiçbir şey beklemeden. O zaman sızısını azaltabileceğini sezdi.
Toprağın coşkun, verimli kokusunu duydu. Yaşamı yeniden yakalayıp tutmak için zaman gerekecekti. Bir şaşkınlık kalacaktı geriye. Acılar dibe çökecekti. Anılar kalacaktı. Bir düğünden, bir seviden, bir türküden, bir yaz gecesinden. Güneşli bir bahçeden. Durgun bir suyun ağaçlarla dolu aynasından. Dayanacağım, diye düşündü. Uzun da olsa alışmak. Boyun eğme değildi ki hem bu, zorunlu bir katılma, gerçeğin ta kendisiydi. İşte şu erik ağacı bir ay sonra çiçek açacaktı. Şimdi bir kurt kemiriyordu gövdesini onun içini kemirir gibi aynı, ama doğanın dirimi alt edecekti onu. Yeniden bahar gelecek ve her şey çiçek açacaktı erikle birlikte. Belki biraz kırgın, biraz soluk, cılız… Olsun. Bahar gelecekti ya…
Nisan 1980

Yorum Gönder