Dolaşık’ın Kamyonu – Kerim Aydın Erdem

Kasabalının gözü on beş gündür yoldaydı. O Dolaşık da bulunup gel­memişti. Gelip de “aha aldığım kam­yon” dememişti. Ne vardı bu kadar uzatacak. Peşin para sayılmayacak mı? “Al paranı ver malımı” dedin mi akan sular durulurdu. Sanki kamyonu bir yana bırakacak da İstanbul’un tamamını tapulatacaktı mübarek. Yoksa kumara falan mı dadandı ora­larda? Elin oğlu gurbet elde senin gö­zünün yaşına bakar mı? Paranı al­makla kalmaz, sırtındaki ceketi bile sıyırır alırdı. Allah’tan şeytana uymayaydı. Parasına sahap çıkaydı. Şu kamyonu hayırlısıyla alıp geleydi. “Aha aldığım kamyon” diyeydi.

On beş gündür kasabalının dilindeydi Dolaşık. Parasını kadına kıza yedirdiğini bile söyleyenler vardı. Dilin kemiği yoktu ki, söylüyorlardı boyuna. “Akça pakça avradı görmesiyle nutku tutulmuş bunun” diyorlardı. Sonra ekliyorlardı: “Eli ayağı titremiş mi ayrıyeten.  Ayrı ne kamyon görmüş gözü, ne para. Varsa da yoksa da o avrat.”

Osman söz attı ortaya:

-Ardına bu avradı takıp da gelirse şaşmam vallaha.

Kahvedekilerden biri araya girdi:

-Bunu da yapar mı sahi?

-Para demişler buna, açmayacağı kapı mı var bunun.

Hüseyin Çavuş dayanamadı:

-Eee, bu kadarı da fazla. Onda kadına kıza para yedirecek göz mü var. Benim bildiğim Dolaşık, bugünlerde altında kamyon çıkar gelir de hepinizi utandırır.

Hallali (Halil Ali) kaptıkaçtıyla kırk yılın başı kasabaya gelirdi de; dünya gözüyle araba görürlerdi. O da bir keşif çıkarsa, Kaymakam Bey ka­sabayı ziyaret etmek isterse. Hallali kaptıkaçtısını kapıp geldi mi tekmil çocuk başına toplanırdı. Arabayı öz­lemle seyrederlerdi.

Dolaşık yiğit adamdı. Ancak Yeşilyuva’ya sığamamıştı. Bağlarda bahçelerde dolanırdı. Kızılca Belende çamların altında uzanır kestirmeye çalışırdı. Yaylaya çıktığı günler de olurdu. Ne var ki günler geçip gitme­sini bilmez, Dolaşık aradığı mutluluğu bir türlü bulamazdı. Ucundan tuttuğu işlerin hiçbirini sevememişti. O, aya­ğını altına alıp da oturacak adamlar­dan değildi. Gezginci olmalıydı. Ordan oraya dolanıp durmalıydı.

Haftada bir panayır gibi kurulan Karahüyük pazarına gide gele, orada, ordan burdan gelen kamyonları göre göre, içinde bir yerlerin ısındığını an­ladı. Onun da bir kamyonu neden olmasındı. Varırdı İstanbul’a, sayardı parayı, alır, keyfine bakardı. Acıpa­yam’a, Denizli’ye müşteri taşırdı. Böylece sık sık seher yüzü görürdü. Sabah akşam tarhana çorbasına talim ede ede usanmıştı. Nasıl usanmasındı, her gün bal yiyen bala usanmış hesabı, varırdı Bebir’in lo­kantasına, hatta amirin memurun gittiği Yıldız lokantasına dahi gidebilir­di. Bu kamyonculuk işinde veresiye yoktu. Para peşindi, yolcu hazırdı. Önemli olan hayırlısıyla direksiyona geçip oturmaktı. “İnsan kısmısı iş yapılacak yere dükkân açmalı” diye düşünüyordu. Kamyonculuktan ötesi de can sağlığıydı. Kararı karardı. Bundan böyle kamyonculuk bir yana öteki işler bir yanaydı. Bu gibi işler sürüncemede de kalmamalıydı. Elin oğlu akıl eder de “el mi yaman bey mi yaman” deyip durup dururken ortaya çıkıverirdi. “İşte aldığım kamyon” de­yiverirdi. O zaman üzülsen ne fayda. İyisi mi bir an önce yola çıkılmalıydı. İstanbul’a varılmalıydı. Mal aranma­lıydı. Hesaplı olan alınmalıydı.

Çocuklardan biri koşarak geldi, kahvelerin önünde durdu:

-Kamyon geliyor, dedi.

-Hani nerde?

Çocuk şaşırdı:

-Tepeden gördüm. Kuvvatlı bir ışık Kızılhisar’dan beriye döndüydü.

-Senin dediğin Acıpayam makası. Pekii, o ışığın bizim kamyona ait ol­duğu ne malum. Yeşilova’ya, Gölhisar’a, Çavdır’a giden arabalar olamaz mı? Ve dahi Burdur’a giden?

Çocuk üç adım geriledi.

Kalabalıktan biri öne geçip söze karıştı:

-Gecenin bu saatine hangi araba geçer o yoldan. Işık görüldüğüne göre Dolaşık’tır bu.

Sonra çocuğa döndü,

-Şimdi arkadaşlarını da al Hay­rettin Mahallesi’nin tepesine çıkın. Gözetleyin bakalım, ışık Karahüyük’ten beriye dönecek mi yoksa alıp başını Salda Gölü’nden yana geçip gidecek mi, dedi.

Hüseyin Usta söze karıştı:

-Hah, bu akıl iyi akıl. Tepeden tabak gibi görülür oralar. Karanlıkta ışığı takip etmek de kolaylaşır. Haydi ço­cuklar göreyim sizi.

Beklemeye başladılar.

Kimsenin, “geç oldu evimize gi­delim” dediği yoktu. Gözleri hep yol­daydı. Konuşmaları yine kamyon üstüneydi. Hâlâ “paraları şeytana uyup oralarda yedim, kusura kalmayın” diyeceğini söyleyenler vardı. Para dediğin kimi zaman dostsa kimi za­man düşmandı. Kıymeti bilinmedikçe ne mana ifade ederdi para. Azdan aza, “Allah vere de yoldan çıkmayaydı” diyenler aralarında fıs fıs konuşu­yorlardı.

Aynı çocuk yine soluk soluğa gel­di, kahvelerin önüne durdu:

-Işık Karahüyük’ten beriye, bizim yana döndü, dedi.

Dolaşık’ın askerlik arkadaşı Hü­seyin Usta çok sevindi:

-Demedim mi ben size. Kamyonu almadan gelmez demedim mi. Para­sını çar çur edecek göz mü var onda. Durduk yerde günahını aldınız ada­mın.

Kimse karşılık vermedi.

Zaten farların ışığı kasabaya düşmüştü. Kamyon şimdi mezarlığın yokuşunu oflaya poflaya çıkıyordu. Millet bir sevindi ki görmek ister. Sanki bayram kutlaması varmış gibiydi. İşte korna sesini de duyuyorlardı. Keyifleri yerine gelmişti.

Dolaşık kamyonu getirip caddenin sağına çekti. Durdurdu. İndi. Çok yor­gun olduğu belliydi. Bir sandalye gösterip hemen “buyur” ettiler. Kahve­ci Ömer, yorgunluk kahvesini kulpsuz fincanla çoktan yetiştirmişti. Bu saatte bu kalabalığa Dolaşık da şaşırdı. Bek­liyordu da böylesini beklemiyordu.

Demek dostu çoktu. Eh, yorgunluğa değerdi. “Akıllılık etmişim de iyi ki almışım” diyordu içinden. Tebrik edenlerin, hoş geldin diyenlerin hâl hatır soranların arkası kesilmiyordu. Bu yakın ilgi Dolaşık’a “yorgunluğa değdi” dedirtti.

Dolaşık iki gün ortalarda görün­medi. İstirahata çekilmişti. Eee, kolay da değildi hani. Gitmişti de taa İstan­bul’dan dönüp gelmişti. Hem de şu elden düşme kamyonla. Gücü buna yetmişti fıkaranın. Buna da şükürdü. Kim bilir o bilmediği yollarda ne sıkın­tılar çekmişti. Kimden yardım isteye­ceksin, kime yol soracaksın, sağın yaban, solun yaban. Hem şimdi in­sanlar bir çeşit olmuştu. “Adires” so­ruyordun da “tee şurda, yolu geç sağa dön; ilerde” deyiveriyorlardı. Eskiden böyle miydi ya. Adam işini gücünü bırakır, seni istediğin yere götürüverirdi.

Kamyonun ilk seferi cuma günüy­dü. Sabahın alaca karanlığında yola çıkılacak Denizli’ye varılacaktı. Böyle bir günde yola çıkılması hayra alametti. Kasabaya uğur getirmeliydi kamyon. Millet cuma gününü iple çe­kiyordu. O gün, işi olan da olmayan da Denizli’ye gidecekti. Kamyonun şöyle kaykıla kaykıla keyfini çıkara­caklardı. Altında motor, bas gaza git, ne “gözel” bir şeydi bu. Yayan yapıldak gitmeye benzer miydi. Bugü­ne kadar Denizli yolunda ne sıkıntılar çekmişlerdi. Buldukları takdirde atla eşekle yola çıkarlar, Kızılhisar’ı geçip yokuşu yarılayamadan gün kararmaya başlardı. Onlar da yoldaki Çaylı’nın Hanı’nda konaklardı. Geceyi handa geçirirlerdi. Bu han yolcuların az mı kahrını çekiyordu. Çaylı hoş sohbet adamdı. Akşamdan solgun ışıklı kan­dilini yakar, kışsa ocağa odunları atar başlardı sohbete. Keyfi yerindeyse patlamış mısır kavurgası dahi ikram edebilirdi. Çaylı’nın ağzından bal akardı. Ne Doksan Üç Harbi kalırdı anlatılmadık ne de Kurtuluş Savaşı’-nın yok yoksul günleri. Hele Çakırcalı Mehmet Efe’ye Yörük Ali Efe’ye; De­mirci Mehmet Efe’ye sıra geldi mi sohbet iyice koyulaşırdı. Demirci Mehmet Efe’nin bir adamı öldürüldü diye Denizli’yi basması, seksen kişiyi öldürmesi başlı başına sohbetti. Dodurgalı Ahmet Ali pehlivan ise hiç unutulmazdı. Ahmet Ali pehlivanın kispeti, cazgır önünde salınarak yürü­yüşü, peşrevi, rakiplerini gözle kaş, arasında kafa kola alışı, kündeye getirişi, rakiplerinin sırtını çayırlığa yapıştırması öyle canlı anlatılırdı ki, sanırsın pehlivan yağlanmış, odada güreşiyor. Hanın müşterileri de anla­tılanları can kulağıyla dinlerdi, içlerin­den hiç kimse, “yahu Çaylı Dayı, bu senin kaçıncı anlatışın” demezdi. Sanki yeni duyuyorlarmış gibi an­latılanların havasına kendilerini kaptı­rırlardı.

Bugüne bugün kamyona bindiler mi ayakları yerden kesilecekti. Şimdi, yayan yapıldak geçtikleri yollardan kamyonla geçeceklerdi. Geçerken Çaylı’ya el sallayıp selam verirlerdi. Kırk yılın dostu Çaylı’dan bir kuru selamı esirgeyecek hâlleri yoktu ya. “Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur” denmişti. Dolaşık yarın ters yanından kalkar da kamyonu salıve­rirse sibek gibi sipsivri ortada kalırlar, yine Çaylı’nın hanına muhtaç olurlar­dı.

Beklenen cuma gelip kapıya dayandı.

Millet sabahın alaca karanlığında geliyor, kamyonun arkalıksız, üstü açık tahta sıralarına oturuyordu. Açıkta kalmamak için az biraz iteleşme de görülüyordu aralarında. Nemelâzım eli çabuk tutmalıydı. Sona kalan “don”a kalırdı. Ortada kalmanın yakışığı mı olurdu adam gibi adama. Ardından gülerlerdi. “Zamanında ya­tağından kalkıp da bir kamyona bine­medi fıkara” derlerdi. Yakup Hoca sabah ezanı için Orta Cami’ye gider­ken kalabalığı gördü. Kazadan bela­dan korunmaları için okuyup üfledi.

Daha Dolaşık’ın ortalarda görün­düğü yoktu. İlkin şoför muavini gözle­rini ovuşturarak bulundu geldi. Muavin kalabalığı görünce şaşırdı. Kasaba mı boşalıyordu ne. Bunca insan bu kam­yona nasıl sığacaktı, akıl edemedi. Tahta sıra dediğin de sayılıydı.

Dolaşık ağzı kulaklarında Beledi­yenin oradan indi geldi. Selamlaştı. Sonra sıralara baktı,

-Yer açın, kimse kalmasın, deyip kaldırımda bekleyenlere,

-Hadi, atlayın da sıkışın bir yerle­re, diye yol gösterdi.

Kamyon tıka basa dolmuştu. Mil­let üst üsteydi. Nefes almakta zorluk çekiyorlardı.

Muavin motor kolunu alıp önden başladı çevirmeye. O kolu çeviriyordu çevirmesine de motorun sen misin dediği yoktu. Binenler sabırla bekli­yordu. Aradan bir yarım saat geçti. Hâlâ motorun horultusu duyulmamıştı. Bu sefer Dolaşık aldı motor kolunu. Çevirdi çevirdi, derken motor horul­damaya başladı. Gayrı motor düzen tutmuştu.

Dolaşık gururla direksiyona geçip besmeleyi çekip bastı gaza.

Kamyondakilerin sevincine diye­cek yoktu. Şu Dolaşık iyi ki akıl etmişti de kamyonu hayırlısıyla almıştı. “Bir de günahını aldıktı fıkaranın. Bir de kadın icat ediverdikti. Şu bizim işleri­miz.” diye kendi aralarında konuşu­yorlardı. Kamyon olmasaydı yine ta­bana kuvvet yollara düşeceklerdi. Ayaklarının yerden kesilmesi az şey miydi. İşte Kuyucak, işte Yatağan, işte Avşar, onlarda kağnı bile sayılıydı. Şimdi şehirden farkı mı kalmıştı Yeşilyuva’nın. “Eferim” demek bile azdı Dolaşık için.

Bağlardan geçiyorlardı. Güç yeter miydi bu motora. Pekmez ocakları bile arkada kalmıştı. Karahüyük de gö­rünmüştü. Şimdi Karahüyük’e girme­den sağa sapacaklar, makasın yolunu tutacaklardı. Gayrı Kızılhisar’a kadar yol düzdü. Kolaydı. Giderlerdi. Motor da yaman motordu. Şöyle böyle der­ken motor ovanın ortasında stop edi­verdi. Şaşırdılar. Bu durmak da neyin nesiydi.

-Dolaşık, hayrola? N’oldu?

Dolaşık kaygısız cevap verdi:

-Motoru zorladığımızdan, motor su kaynattı.

Bu açıklamanın ne anlama geldi­ğini bilemediler.

-Ne yapmak ilâzım geliyor?

-Bunun ilâcı, su. Bol su.

Ovanın düzünde nereden su bu­lunacaktı. Etraf alabildiğine ovaydı. Çaresiz boş gaz tenekesinin birini muavin, ötekini de gençlerden biri sırtlayıp köylere su için koşturdular. Millet beklemede. Su gelecekti de motor çalışacaktı. Bir saat sonra su dolu tenekelerle bulunup geldiler. Yine önden motor kolu çevrilmeye başlandı. Yine bir yarım saat geçti.

Kamyon ovanın düzünde ilerle­meye başlayınca tekrar keyiflendiler. Türküye yumulanlar da oldu o ara. “Arabaya taş koydum/ Ben bu yola baş koydum/ Seni gelecek diye/ Sağ yanımı boş koydum.”

Makası geçip sağdan Kızılhisar yoluna döndüler. Gidiyorlardı ağır aksak. “Bu kamyon Kızılhisar yolunda da icat çıkarmayaydı.” diyorlardı. Hele Cankurtaran’a bir varsalar ötesi ko­laydı. Kamyon ordan iniş aşağı inip gidecekti. İş Kızılhisar yokuşundaydı. Ovanın düzünde su kaynatan motor, yokuşta ne oyunlar oynardı kim bilir.

Kızılhisar’ı arkada bırakıp yokuşu tutunca motorun oflaması poflaması iyice arttı. Kamyon, durup dururken zınk diye yine durmasın mı…

-Dolaşık, şimdi n’oldu peki? Motor su kaynattıysa yandık, buralarda su da yok:

Dolaşık’ın azdan aza canı sıkıl­maya başlamıştı. Canı iyice daralmış­tı.

-Motor yokuşu alamadı, çekmiyor.

-Çaresi?

-Çaresi itmek. Aşağıya atlayın da yokuşu çıkıncaya kadar kamyonu arkadan itin.

Millet istemeyerek kamyondan yere atladı. Başladılar arkadan itme­ye. Ha babam de babam ittiler. Kaç kilometre ittiler anlayamadılar. Ancak sucuk tere de batmışlardı. Düzlüğü bulduklarında bir “ohh” çektiler içlerin­den. Soluk soluğa yeniden sıralara sıkış-tepiş oturdular.

Şimdi Cankurtaran’a doğru gidi­yorlardı. Zaman olmalıydı da Can­kurtaranda mola verilmeliydi. Buranın kebabıyla suyu dillere destandı. Yerdin yerdin de bir su içerdin; eriyip giderdi. Ancak bir an önce Denizli bulunmalıydı. Milletin işi gücü vardı. Alınacak alınmalı, satılacak satılma­lıydı. Bunun bir de geriye dönüşü hiç unutulmamalıydı. Derken azdan aza yağmur çiselemeye başladı. Birbirleri­ne daha da sokuldular. Kendilerini ancak başlarındaki kasket koruyacak­tı.

Cankurtarandan geçip iniş aşağı Çukur köyüne doğru yönelmişti kam­yon. Yolun iki tarafı ormanlıktı. Ancak ormanı seyretmenin mümkünatı yok­tu. Hızlanan yağmur göz açtırmıyordu. Bardaktan boşanırcasına yağıyordu mübarek. Islanınca mırın-kırın edenler çoğaldı. Huysuzlaşanlara yaşlılardan biri çıkıştı:

-Yağmurdan kim ölmüş? Biraz­dan güneş çıkar, ıslak yeriniz kalmayıverir.

Çukur köyüne girmeden Dolaşık kamyonu yana çekti. Tedirginlik yeni­den arttı. Bu kamyon iniş aşağı da gidemezse ne işe yarardı. Bakalım şimdi zoru neydi motorun.

Gençlerden biri söze karıştı:

-Motor stop etmedi ki, dinleyin bakın, çalışıyor.

-Peki bu yağmurun altında duru­şumuz neye ki?

-Şimdi anlarız. İşte Dolaşık da in­di şoför mahallinden.

Dolaşık yağmurdan korunmak için omzuna yağmurluk almıştı. Dön­dü, kamyondakilere seslendi:

-Beni iyi dinleyin. Biraz ilerde kö­yün girişinde Jandarma Karakolu var, dikkatli olmalıyız.

Kamyondakilerden yaşlı bir adam Dolaşık’ın sözünü kesti:

-Karakol varsa var, içimizde kaçak yok ya. Bizler gölgesinden korkan insanlarız.

-Sözümü kesmeyin de dinleyin. İlerde Jandarma Karakolu var. Bu yükle önlerinden geçemeyiz. Hem ceza keserler hem de bizi gerisin geri yollarlar.

-Niyeymiş o? Yollarını falan mı aşındıracak kamyon?

-Çünkü açık kamyonla seyahat etmek yasak.

-Peki, bunun çaresi?

-Bunun çaresi kolay. İneceksiniz, şu ara yoldan çamların arasından jandarmaya görünmeden Çukur Kö­yünü geçip köyün çıkışındaki taş di­bekte duracaksınız. Biz sizi oradan alacağız. Tamam mı?

Tamam değil deseler ne fayda. Çaresiz atlayıp indiler: Yağmurun hâlâ hızı kesilmemişti. Üstlerine bardaktan boşalırcasına iniyordu. Düştüler yola. Her taraf çamur içindeydi. Bata çıka yürüyorlardı. Islanmadık pul kadar yerleri kalmamıştı. Yağmur kulakla­rından, boyunlarından, içlerine dahi akıyordu. Taş dibek denen yer en az beş kilometre ötedeydi. Yolun biteceği edeceği yoktu. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Kimse, “böyleyken böyle” demiyordu. Yürüyorlardı yağmur al­tında. Başa gelmiş baş çekecekti. Sonunda uzaktan kamyonu görebildi­ler. Dolaşık onları bekliyordu. Her biri ırmağa düşmüş gibiydi. Bataktan çık­mış gibiydi. Dolaşık baktı milletin hâli hâl değil. İçi cız etti. Belli etmedi ama çok üzülmüştü.

-Bugünden tezi yok, elime şöyle yüklüce para geçti mi ilk işim kamyo­nun üstünü tentene ile kapatmak ol­sun, dedi. Tekrar bindiler.

Kamyon Denizli’ye doğru yol al­maya başladı. Hızı da 35-40 kilometre arasındaydı. İniyorlardı aşağıya doğ­ru. Bu yolda viraj da artmıştı. Dolaşık bütün dikkatini yola vermişti. “Bir sa­katlık falan çıkarmayaydık.” diyordu içinden. Denizli’ye girip de “Aha geldi­niz” deyeydi. Bunun bir de dönüşü vardı amma dönüş kolaydı. İyi-kötü yola alışmıştı. Denizli uzaktan göründü.

Millet bir sevindi bir sevindi, değ­me keyiflerine. Yağmuru falan da unuttular o an. Zaten yağmurun hızı kesilmişti de tek tük dökülüyordu. Ancak geldiğinde Dolaşık pek sevi­nemedi. Asıl sıkıntı Denizli girişinde yaşanacaktı. Zabıta memuru Muhacir Şükrü kamyonlara göz açtırmıyordu. Böyle kamyonu salkım saçak bir gör­se yalnız ceza yazmakla kalmaz, ehli­yeti de almaya kalkışırdı. Hiçbir şoför ona güç yetirememişti. Şöyle hediye vermeye kalkışsan tersler, inadına zıt giderdi. Boyuna düşünüyordu Dolaşık, ne yapmalıydı. “İn bin, in bin” adamla­rın canlarına tak etmişti. İki arada bir derede kalmıştı. Muhacir Şükrü bazen pusuya yatar, gözetirdi, çat orda çat burdaydı. Dolaşık, “Allah vere de karşılaşmasak” dedi içinden. Sonra baktı bir çıkar yol yok. “Eee, inceldiği yer­den kopsun” deyip, bastı gaza. İstiklal Caddesinden, Dükkânönü’nden geçti, kimseler yok. Delikliçınar’dan geçer­ken sağına soluna bakmadı. Peki, Belediye’nin önünden nasıl geçecekti. “İnceldiği yerden kopsun” demişti ya, içi azıcık rahattı. Dolaşık şöyle yan gözle Belediye’nin bahçesini taradı. Zabıta memuru Muhacir Şükrü görü­nürlerde yoktu. “Aman eli çabuk tut­malı, bakarsın bir yerlerden çıkıverir önümüze” deyip bastı gaza. Motor şöyle bir homurdadı, sonra vardı var­dı, Garaj’da durdu. İlk yolculuk alnının akıyla tamamlanmıştı. Bir “oh” çekti içinden. Gayrı kuş kadar hafiflemişti. Yelek cebinden gümüş köstekli saati­ne baktı, tam sekiz saatte gelebilmiş­lerdi. Yağmur bir yandan, çamur bir yandan, motor bir yandan olmadık icat çıkarmışlardı da yolculuğu zora sok­muşlardı. Hep böyle olacak değildi ya. Ne denmişti, “kervan gide gide yol alır” denmişti.

Yaşlılardan biri,  Yeşilyuva’dan Denizli’ye sekiz saatte gelindiğini öğ­renince çok şaşırdı. Bu altmış sekiz kilometrelik yolu ancak iki günde ta­mamlayabilirlerdi.

Baktı baktı da,

-Yahu, şu fen işlerine akıl sır ere­cek gibi değil. Şükür Allah’ıma bu­günleri de gördük. Aha bindik, aha indik, dedi.

Su kaynatan motoru, arkadan it­tikleri kamyonu, iliklerine kadar ıslatan yağmuru, yağmur altında yürüdükleri ara yolu çoktan unutmuştu.

Yorum Gönder