Bir Tükenişin Öyküsü – Tülay Uğuzman

Vurmak ile çarpmak arasında bir gürültü ile kapıyı kapattı, kendini dışa­rıya attı. Kalbi hızlı hızlı çarpıyor, elleri titriyordu. Yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuştu. Gözleri ayaklarına kaydı. Bir tekini tam olarak giyemediği ayakka­bısı, ayağında iğreti duruyordu. Elinde bir fazlalık olduğunu hissetti. Hissetti­ği şey ayakkabı çekeceği idi. Onun yardımıyla ayakkabısını giydi, elini kapının ziline uzattı ama vazgeçti. Şimdi bu çekeceği içeri koymak için kapının zilini çalacak, kapıyı kendisini bu hâle getiren kızı açacak, ya yüzü­ne öfkeli bir biçimde bakıp, “Ne var?” diyecek ya da hiçbir şey söylemeden yürüyüp içeri gidecek.

“Hiç gerek yok” diye düşündü. Çekeceği, kocaman çantasına, bir sürü lüzumsuz eşyanın arasına attı. Yürüdü, apartmandan çıktı.

Dışarıda ılık bir ilkbahar sabahı vardı. “Mor salkımlar yeşil yaprakların arasına nasıl da yakışmış!” diye dü­şündü. Derin bir nefes aldı. Her za­man olduğu gibi “yaşamak her şeye rağmen çok güzel”, diye geçirdi için­den.

Böyle olmasını hiç istememişti. O güzel gözlü, berrak tenli kızının kah­valtısını ettirmek, saçlarını taramak, iki yana örgüler örüp birer de güzel toka takmaktı bütün istediği bu sabah. Ama ne olmuş, nasıl olmuştu da birden bir kavga patlamıştı aralarında. Ne onun dediğini kızı, ne kızının dediğini o anlıyordu. Belki dinlemiyorlardı bile birbirlerini. Sadece içlerinde biriken öfkeyi, kızgınlığı boşaltıyorlardı fütur­suzca, etraflarında bunu yapabile­cekleri başka kimsecikler olmadığı için…

Hava güzel, vakit erkendi. “İşe yürüyerek gideyim bari” diye düşündü. “Hem dolmuş parası cebimde kalır, hem hava almış olurum. Zaten bütün gün o naftalin kokulu, raflara sıra sıra dizili kumaşlarla dolu, iç karartıcı ma­ğazada kasanın başında ayakta dur­mayacak mıyım?” Aklına kızının söz­leri geldi. “Ben senin diktiğin o panto­lonu istemiyorum. Arkadaşım markalı bir tane almış. Çok güzel duruyor. Ondan istiyorum.”

Daha geçen hafta da buna ben­zer bir şeyden kavga çıkmamış mıy­dı? Niye ikisi de olanlardan ders almı­yorlardı? Niye markasız şeyler giyemiyordu bu kız? Niye daha çok parası yoktu? Niye alamıyorlardı markalı şeyleri? Niye üzüyorlardı birbirlerini? Niye? Niye? Niye?

Gözleri doldu. Aslında o elinden geleni yapıyordu. Haftada altı gün, cumartesi dahil o mağazanın kasa­sında ayakta duruyordu. Patron takın­tılı herifin teki! Bir sandalye vermiyor­du altına. Neymiş, müşterilere ayıp olurmuş, saygısızlık olurmuş. On iki saat bu, oturmadan olur mu? Arada bir patron görmeden oraya buraya ilişiveriyor. Patronu görünce ayağa kalkıyor hemen. Oturmazsa çok yo­ruluyor. Oturup da patrona yakalanın­ca ise çok üzülüyor. “Hay Allah! O kadar durdum da tam oturdum ki pat­ron…” diye diye yiyip bitiriyor kendini.

Geçen ay bir iş çıktı. İlkokul arka­daşı Selami bir teklif ile çıkageldi. “Semiha, hayat çok pahalı. Kocayı boşamak iyi, kızı babasına vermemek iyi, o cimri adamdan bir şey beklememek de çok iyi ama bu bir genç kız. Her şeyi ister. Alamazsan özenir, boynu bükülür, kalbi kırılır, en kötüsü içine atar. Sen annesin. Anneler feda­kâr olur. Bak bu iş iyi! Biraz yorula­caksın ama hafta sonunda on milyon kazanmak çok rahatlatır seni” dedi.

“Ne yapacağım?” diye ürkek bir sesle sordu Semiha.

“Hiç canım. Bir otobüs şirketinde hosteslik yapacaksın. Sen pazarları çalışmıyorsun değil mi?”

“Yok. Pazarları mağaza kapalı.”

“Tamam işte. Cumartesi gecesi 24.00 servisi ile İzmir’e veya İstan­bul’a hareket edeceksin. Sabaha ka­dar müşterilere hizmet edersin. Çay, kola, su filan…” Herkes uyursa sen de biraz kestirirsin ama kulağın seste, gözün sinyalde olacak. Bir şey isteyen olursa…”

“Anladım” dedi Semiha. “Sabah kaçta varır oralara otobüs?”

“Sabah erken işte. Bütün gün se­nin, gezer durursun istanbul’da, İz­mir’de. Bir şeyler yer belki biraz kesti­rirsin. Hiç tanıdığın var mı oralarda?”

“Yok!” dedi Semiha. “Nereden ol­sun. Kimim var ki bu dünyada?”

“Olmayıversin. Şirketin bir sürü yeri var terminalde. Kestirmeye yer mi bulunmaz? Hem öyle yorgun ve uyku­suzken!”

“Peki ya dönüş? Ne zaman döne­ceğim? Pazartesi sekizde mağaza açılıyor”

“Açılsın canım. Altıda falan olur­sun Ankara’da. Eve gider bir saat uyur gelirsin işe. Neyine yetmez.”

Hemen para hesabı yapmaya başladı Semiha. Bir ayda dört, bazen beş hafta var. 10 milyondan 40-50 milyon eder. Mağazadan da alıyorum 70 milyon. O zaman kıza hiç “hayır” demek durumunda kalmam. Ama patron duymamalı. Kimse duymamalı.

Sevinmişti. Hiç yoktan ayda 40- 50 milyon. Kim kime veriyor? Allah razı olsun Selami’den…

İlk seferinde çok heyecanlıydı. Cumartesi günü 19.30′da dükkânı kapatmışlardı. Koşar adım çıktı ma­ğazadan, hızlı hızlı evinin yolunu tuttu. Yapılacak çok iş vardı.

Merdivenleri çıkarken nefes nefe­se idi. Kız gelmiş miydi acaba? Son zamanlarda cumartesi günleri ne za­man evi arasa bulamıyordu kızını. Her bulduğunda da bir sürü ıvır zıvır ba­hane. “Kitap almaya gitmiştim.” “Arka­daşıma ödev sormak için uğradım. Orada filanlar vardı… İnanmış görü­nüyordu ama içini de bir kurt kemirmiyor değildi. Biri mi vardı yoksa? Ya kötü niyetli biri ise? Ya o da kendisi gibi bir gençlik hatası yaparsa? Ya onun da dünyası kendisininki gibi kararırsa? Ya o da kucağında minicik bir çocuk ile kalırsa?… Başını salladı. Aklından geçenleri uzaklaştırmak istercesine…  Zaten kapıya da gelmişti.

Zili çalmak istedi, vazgeçti. Anahtarı hazırladı. Tam anahtarı de­likte çevirecekken kızı kapıyı açtı:

“Hoş geldin anneciğim.” dedi. Dünyalar onun olmuştu. Kulağa ne hoş geliyordu bu sözler!

Bir yandan üstünü çıkarırken bir yandan da kızına durumu anlatıyordu. Yolcuydu bu akşam. Şimdi kazanı yakacaktı. Yıkanırlardı bir güzel. “Hem sen yarın rahat edersin, banyoyla filan uğraşmaz, ders çalışırsın hem benim için iyi olur. Malum bütün gece otobü­sün içinde hizmet edeceğim insanlara. Zaten ben de naftalin kokuyorumdur. Temiz kokmak fena mı?”

Yemeklerini yerlerken hayallerini paylaştı kızıyla, alacağı paraların miktarını söyledi. Bu fedakârlığı onun için, ona almak isteyip alamadığı mar­kalı giyecekler için yaptığını söyleye­cekti… Yutkundu. Söyleyemedi… An­lamı kalmazdı o zaman ama bekledi kızından “anne bütün haftanın yor­gunluğu üzerine iki gece uykusuz yolculuk edeceksin. Nasıl dayanır­sın?” desin diye. Kızın da aklından geçti. Geçmedi değil ama diyemedi. Söyleyemedi. Ya vazgeçerse bu gü­zel, paralı işten…

Günler günleri, haftalar ayları ko­valadı. Hafta içi cumartesi de dahil altı gün, naftalin kokulu, oturma yasaklı tezgâhtarlık-kasiyerlik, cumartesi ak­şamları banyo, çamaşır, yemek, hazır­lanma faslı; cumartesi geceleri yolcu­luk, pazar günleri İstanbul ya da İz­mir’de geçen başıboş, anlamsız, amaçsız; bir simitle ve ısmarlandıkça içilen çok sayıda çay ile geçen günler. Pazar geceleri yine hizmet, yorgunluk ve uykusuzluk. Bu arada endişeler, endişeler, endişeler… Koskoca bir pazar bu kız neler yaptı? Ya bir şey olursa korkuları… Heyecanla eve dö­nüş. Uyuyan kızın yanağına kondu­rulan bir öpücük, bitkin yatağa düşüş. Bir iki saatlik uyku, sonra yine naftalin kokulu dükkânda ayakta bekleyiş tüm gün.

Yorgunluktan bitmişti Semiha. Bu yorgunluğa rağmen bir türlü kızının isteklerine yetmeyen paraya lanet ediyordu. İşte bugün yine kavga çık­mıştı kahrolası bir bilmem ne marka pantolon yüzünden. Kız anlamıyordu kendisini. Hiç acımıyordu! Hiç çaba­lamıyordu! Hiçbir şey söylemiyordu, güzel anlamları olan… Belki bir tür intikam idi kendisinden aldığı… Baba­sız büyümenin hıncıyla…

İş yerine yaklaşmıştı. Başı dönü­yor, gözleri kararıyordu. Yorulmuştu artık. Hiçbir şey istemiyordu. Ne naf­talin kokulu mağazayı, ne türlü kap­risler yapan o otobüs yolcularını, ne İstanbul’un ne de İzmir’in denizini… Kazandığı paraları sayıp sayıp birik­tirmeyi. Kızına “hadi gel canım! Bugün öğle tatilinde buluşup sana filan mar­ka filancayı alalım!” deyip, onun göz­lerinde bir anlık mutlu bir pırıltı gör­meyi… Oracığa yığıldı… Canı istan­bul’a ya da İzmir’e gitmek istemiyordu. Canı mağazaya girmek, otobüse bin­mek, eve dönmek de istemiyordu. Artık canı istemiyordu. Hiçbir şey is­temiyordu. Gözlerini bir daha hiç aç­mak istemezcesine sımsıkı yumdu. Tükenmişti.

Yorum Gönder