40 Şair 40 Şiir

Abdurrahim Karakoç
Ahmet Hamdi Tanpınar
Ahmet Haşim
Ahmet Kutsi Tecer
Ahmet Muhip Dranas
Ali Mümtaz Arolat
Arif Nihat Asya
Aşık Veysel Şatıroğlu
Attila İlhan
Bedri Rahmi Eyüboğlu
Bekir Sıtkı Erdoğan
Cahit Külebi
Cahit Sıtkı Tarancı
Enis Behiç Koryürek
Faruk Nafız Çamlıbel
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Feyzi Halıcı
Halid Fahri Ozansoy
Hüseyin Siret Özsever
İsmet Özel
Karacaoğlan
Kemalettin Kamu
Mehmet Akif Ersoy
Mehmet Atilla Maraş
Mehmet Fuat Köprülü
Nazım Hikmet Ran
Necip Fazıl Kısakürek
Necmettin Hâlil Onan
Nurullah Genç
Omer Bedrettin Uşaklı
Orhan Saik Gökyay
Orhan Seyfi Orhon
Orhan Veli Kanık
Osman Sarı
Rıza Tevfik Bölükbaşı
Sezai Karakoç
Ümit Yaşar Oğuzcan
Yahya Kemal Beyatlı
Yavuz Bülent Bâkiler
Ziya Osman Saba

3 Yorum Var

  1. ÇOK GÜZEL.. SAHİFELERDEN PEK MÜSTEFİD OLDUK EFENİM.

    osman kibar tarafından 20 Nisan 2013 tarihinde gönderilmiş.

  2. Alamancılar
    Osman Kibar / Deneme
    /…/ Eweet şimdi Oğuz Atay’ı anmanın sırasıdır: Âh cennet watan neden böyle yaptın niye iyice gelişemedin be-yaw!
    Tamam, -eh- azbiraz gelişir “gibi“ oldun ama bunu devlet ve aydınlar değil hiç umulmayan kişiler yaptı; adları kısaca Alamancı diye bilinir. Altmışlı yıllar sonu ile yetmişli yılların başı Avrupa’ya işçi olarak gidenlerin ortak adı Alamancıdır. Yurtdışında çalıştılar, yıl dolup yaz geldiğinde onlar da köylerine izne geldi; bu müthiş bir değişmedir ve kısa hikayesi şöyledir:
    TC’ye teknoloji transferi devlet ve onun sâdık bendesi statükocu sözdeaydınlara rağmen gerçekleşmiştir. Adıgeçen suçlular, teknoloji üretmemekle birlikte onun transferini de engelleyerek suç tanımına yeni açılımlar kazandırmıştı.
    Bırakın İstanbul’u, kasabasını bile tanıması -fiilen- yasak orta yaş köylü kardeşimiz, bir tür ışınlama ile Deuscland’a; Berlin, Hamburg ve Münih’e gitti. Hem de uçakla! Eşekten başka bir binitle teması olmamış bu amcalar, ülkenin seçkinlerini dahi atlatarak uçağa biniyor, yurt dışına çıkıyor, ileri bir ülkenin göbeğine iniyordu. Bizce bu, çağın en önemli olayıdır. Statükocu yapı Türk halkı teknolojiyle (özellikle iletişim) temas kuramasın diye, kendileri de yüzyıl sonuna kadar teknolojiden yararlanmama gibi sapkın bir yolu politik tercih olarak benimsemişti. Doksanlı yıllara kadar halkın telsiz kullanması yasaktı; elinde radyo bulunduranlar, her yıl verici eklemediklerini ispat için devlet kapısında (PTT) sıraya girerdi.
    Alamancı kardeş bir yıl içinde elektrik, telefon, süpermarket, yürüyen merdiven, metro, tv, kasetçalar, sürücü belgesi ve kendi malı arabayla tanıştı. Bir yıl boyunca insan gibi insan sayıldı. Muhtar odasında dayak yemedi, köyüne candarma gelmedi, evini polis basmadı, sütübozuklar darbe yapmadı, duble yollarda tank görmedi; her şey made in germany idi. Ama ille de sıla özlemi… artık nedense!
    Sonra ‘izin’ denilen bir lüksle daha tanıştı. Arabanın bagajını çoluğu çocuğu, eşi dostu için türlü hediyeyle doldurdu; cüzdanı da mark ile dolu olduğundan epey şişkinceydi. Döndüğünde köyün -hattâ kasabasının- en zengini olarak karşılanacaktı. Pilli araba, ağlayan bebek, naylon çorap, gömlek, giysi; kasetçalar, radyo; kutu kutu kıçıpamuklu cigara dolu araba Kapıkule’ye ulaştı. Kötü şöhretli gümrük memurlarına, içine beş-on mark iliştirilmiş pasaportunu uzattı ve rüşvet vererek kutsal vatan toprağına ayak bastı. Yamalı asfalt yoldan çıkıp şehre ulaşmak biraz zor oldu. Köye ermek de pek mümkün görünmüyordu. Çünkü sistem halkın -gün gelip- bir şekilde özel arabaya binebileceğini, köyüne ‘düdük’ler öttürerek girebileceğini, seçkinlerin evinde bile bulunmayan malzeme yüklü valizlerle bagaj yapabileceğini vs. hiç hesap etmemiş idi (Araba düdüğü sesi insanlık tarihinin TC ayağı bakımından pek müthiştir. Ters okumayla, Afrika ve Amerika’da duyulan ilk silah sesine tekâbül olarak değerlendirilmelidir).
    Alamancı amca yenge ve sevgili çocukları, gurbet ellerde sanki azıcık şımarma da öğrenmiş gibiydiler; eh n’apalım olsundu kadıkızında o kadarcık değişiklik. Her yere Avrupa malı arabayla gidip geliyorlardı, epey havalıydılar. Yollarda onlar vardı, deniz kıyılarında yine onlar. Kendileri yetmezmiş gibi hısım akrabayı da mal mülk ve traktör sahibi yapıyorlardı. Hele ufku bürüyen o korna ve klakson sesleri… Eskiden köyün veya yörenin en güzel kızını güççük memur taifesinden assubay veya ilkokul öğretmenleri kapardı, artık roller değişmişti; Alamancı delikanlıları bu mevzuya da el attı ve diğerlerinin şansını sıfıra indirdi, yüzlerini düşürdü. Bununla yetinmeyecekleri belliydi; döviz sağmalı olmayı bırakıp şirketler ve fabrikalar kurup İstanbul dükalığı ve Ankara kafasının uykularını da bir yerlere kaçırdılar. Bilmeden sistemi değiştiriyorlardı. Ama ne de iyi ettiler!
    Hacı dede ve ninelere gelince… Onlar da aynı zaman diliminde güney sınırından zemzem bidonu ve misvak desteleri arasına zulalanmış teknolojik nîmetlerin ‘câhil’ halka transferiyle meşguldü. Tabii ve elbette rüşvet mukabili! Çünkü bu mazlum halkın teknolojik ürünlerle teması bu mübarek yol dışında mümkün değildi; TC ithal ikâmesi vb. yasalarla işi sağlam tutmuş bulunuyordu. İlkokullarda yıllar yılı yerlimallarhaftası dahi düzenleme cüreti gösterebilmiş, utanmadan yerli malı yurdun malı / her türk onu kullanmalı tarzı tekerlemeler dahi seslendirebilmişlerdi. Âh ne vahşi korkulu yıllardı…

    osman kibar tarafından 20 Nisan 2013 tarihinde gönderilmiş.

  3. napıonuz gegegegegençlerrrr

    Mehmet Hanifi tarafından 05 Şubat 2017 tarihinde gönderilmiş.

Yorum Gönder